Her yıl mayıs ayının ikinci haftası kutlanan Anneler Günü, hayatım boyunca en kaoslu günlerimden olmuştur. Bu kaosu ben kendi kendime yaratıyordum tabii ki. Sanki bir ilkokul çocuğunun çok fazla seçeneği varmış gibi düşünmeye ayın başından başlıyordum. Sonra klasik hediyemi anneme takdim ediyordum; ağlayarak yazdığım kalp şeklinde bir not. Benim yazarken ciğerimin parçalandığı ve istisnasız her sene “Bazen kavga etsek de…” cümlesini barındıran notlarıma annem gerçekten çok seviniyordu. Hâlâ sakladıkları bile var.
Bir keresinde öğretmenimiz böyle bir mektup yazmamızı istemişti. Orada birden eleştirel bir kimliğe bürünmüş ve ettiğimiz bütün kavgaları anlatmıştım. Tüm sorunlara beşinci sınıfa giden bir kız çocuğu kadar eleştirel bakabilmiştim. Sonunda da o sıralar Abhazya’da olan babamı çok özlediğimi belirten birkaç cümle yazmıştım. Mektubu bitirdikten sonra kendimle gurur duyduğumu hatırlıyorum. Çünkü mektubun hiçbir kısmında yumuşamamış, diğerlerinde olduğu gibi annemi sevgi sözcüklerine boğmamıştım. Nereden bilecektim ki o mektubun rehberlik odasında tüm velilere çocukları tarafından gelen mektuplarla birlikte sesli okunacağını? Eminim tüm veliler anneme sabır dilemiştir. Annem ibreti âlem olsun diye o mektubu da hâlâ saklıyor. Çok ağır ithamlarda bulunduğumu şimdi bile hatırlayıp utanırım ama tekrar okumaya cesaret edemedim.
O dönem babam Abhazya’daydı ama burada olduğunda da yaratıcı hediyeler almama yardım ettiği söylenemez. Gider, Adnan Amca’nın çiçekçisinde bir çiçek buketi yaptırırdık. Bu bile kabul edilirdi, ta ki bir sene haddimizi aşana kadar… Annemin hem bana hem de babama küs olduğu bir sene babamla annemi şımartmak (!) istedik ve ona siyah bir tava ve bir bileklik aldık. Zaten hediye paketini gönlü kırık bir şekilde karşılayan annemin takmasıyla bilekliğin kopması bir oldu. Tavaya zaten diyecek söz yok. Annem de bir şey diyemedi zaten. Bu şekilde gönlünü alamayacağımızı söyledi sadece. Üzerinden birkaç gün geçince tavadan bahsederken gülüyordu. Tabii ki sinirleri bozulduğu için… Ben de Anneler Günü’nde babamla alışverişe çıkmayı o sene bıraktım. Bazen para istedim bazen de direkt Adnan Amca’ya götürdüm. Ben de mecbur yürek dağlayan notlarıma geri döndüm. Küçükken annemi ne kadar sevdiğimi anlattığımda ağlamaya başlıyorken yaşım ilerledikçe annemin evdeki hallerini düşündüğümde ağlıyordum. Artık sevginin ardındaki emeği, o görünmeyen emeği görmeye başlıyordum. Madem ağlıyorsun, kalk da yardım et değil mi? Ben anneme mektup yazarken bile elektrikli süpürgeyle odama geldiğinde çıkmasını isteyen o ‘duygusal çocuk’tum. Sancılı yaratım sürecimi görmemeliydi. Üzülmeyi ve boş yere dizlerimi dövmeyi lisede yavaş yavaş içimde filizlenen feminist bilinçle aştığımı zannediyordum. Artık canım anamın evde yaşadığı şeylerin tanımını öğreniyordum. Kız çocukluğundan genç kadınlığa evrildiğim süreçte de onu anlamaya başlıyordum. Üniversiteye gelmem, feminist örgütlerde yer almam, bir sürü toplantıda konuşmacı ve dinleyici olarak bulunmam artık tüm bu deneyimlere başka bir gözle bakmama yol açtı tabii ki. Kişisel olanın politikliği üzerine cümleler kurma yetkisi bende de toplanmıştı, kadınlar dursa dünyanın duracağından, özgür olsak yerinden oynayacağından haberdardım. Patriyarkal kapitalizm, toplumsal yeniden üretim, bakım emeği, görünmeyen emek… Tüm bu tanımlara hâkim, yerine göre kitlelere slogan attırabilen bir insandım. Artık konuya çok profesyonel yaklaştığımı düşünüyordum. Ta ki Moda Sahnesi’nde sahnelenen “Bir Kadının Kavgaları ve Dönüşümleri” oyununu izleyene kadar…
Şans eseri iki gün önce arkadaşımda kitabı gördüğüm ve onunla konuştuğum için sahnedeki fotoğrafın kime ait olduğunu biliyordum. Bu yüzden ilk gittiğimde salona girdim, yerime oturdum, fotoğrafa baktım ve ağlamaya başladım. Sonra beni tutabilene aşkolsun. Üzüntüden ve vicdan azabından baygınlık geçirmeme az kalmıştı. Oyun bitti, anı kalsın diye video çekeyim diyorum, ağlamaktan ne çektiğimi göremiyordum. Bahariye’den inerken ağlamam hiç dinmiyordu. Telefona sarıldım ve tabii ki annemi aradım. Başka kimi arayabilirim? Annem güldü halime. Burada anlamalıydım bir şeyleri ama ben acıma ve vicdan azabıma ortak aradığımdan annem ve teyzem için aynı oyuna bilet aldım. Bilet alma sürecimden oyun gecesine kadar karnıma ağrı saplandı zaman zaman. Bunun sebebi, tanımlarla uğraşmaktan unuttuğum çocukluğumu hatırlamamdı. ‘Sahi’ dedim kendime, ‘ben niye ve nasıl feminist olmuştum ki’… Ev ve evde şahit olduklarım değil miydi beni bir çıkış yolu aramaya iten? Şimdi üstüne annemi ve teyzemi hayatları boyunca yaşadıklarını bir de sahnede izlemeye davet etmiştim. Onların da benim gibi çok etkileneceklerini ve çıktıklarında birbirimize sarılıp ağlayacağımızı düşündüm. Kafamda plan belli olduğu için Kadıköy’de biraz turlayıp bir yandan da kafamda ‘Şimdi şunu izliyorlardır, şimdi şu sahnedeler’ diye düşündüm. Gergin bir şekilde onları bekliyor, bir yandan da çıkan insanların yüzlerine bakıyordum. Birden benimkiler yüzlerinde bir sırıtışla geldiler. Sonra annem dedi ki: “Sen niye ağladın ki? Çok komikti.” Sonra yolda bana onları buraya getirdiğim için teşekkür ettiler. Asıl ben onlara teşekkür ederim. Hayata değmeyen hiçbir düşüncenin hezeyandan ve sanrıdan başka bir şey olamayacağını bana gösterdikleri için. Her bir kadının hayatı mevcut düzende kavga ve dönüşümden ibaret zaten. Bu yüzden bence feminizm birbirimizin kavgaları ve dönüşümlerini görmek ve yan yana olmak demek. Görünmeyen emeği görünür kılmak için mücadele eden herkese sevgilerimle…
“Bir Kadının Kavgaları ve Dönüşümleri”
Yazan: Edouard Louis
Çeviren: Ayberk Erkay
Yönetmen: Kemal Aydoğan
Oynayan: Onur Ünsal
Dekor Tasarım: Bengi Günay
Kostüm Tasarım: pcgf
Işık Tasarımı: İfran Varlı
Visual Art: Ecem Dilan Köse
Vokal Koçu: Damla Pehlevan
Afiş Tasarımı: İlknur Alparslan
Oyun Fotoğrafları: Orçun Kaya
Oyun Tanıtım Videosu: Enes Korkmaz
moda sahnesi TV: Halil Serhan Köse
Dekor Realizasyon: Osman Damla
Asistanlar: Mesut Karakulak, Sevda Yeliz Nar
Visual Art Asistanı: Barış Yılmaz
Sponsor : pcfg








