Sıfır Atık Projesi hakkında
30 Mart Dünya SIFIR ATIK GÜNÜ ve Cumhurbaşkanı Tayyip Bey’in eşi Emine Erdoğan’ın başkanlığında yürüyen SIFIR ATIK Projesi ne kadar işe yarıyor? Bilmiyoruz ama TV ekranlarında yapılan tanıtımlar ümit verici. Bu konuda, başta belediyeler, yediden yetmişe herkese görev düşmektedir.
İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, son 50-60 yıldır teknolojinin hızlı ilerleyişi, vahşi kapitalizmin yarattığı global piyasa ekonomisinin coşması ile artan israf ve çevre kirliliği had safhalarda olup, üzerinde yaşadığımız dünyayı yaşanamaz hale getirme yarışı devam ediyor.
Aslında bu global felaketin gelişini anlamak için, köyler de dahil, insanların yaşadığı ortamlara, yollara, sokaklara, ortak yaşam alanlarına bir göz atmak yeterli. Bu çevre kirliliği manzaralarından rahatsız olduğum için, 2007-2011 yılları arası, İstanbul Kafkas Kültür Derneği’nin başkanlığı görevim sürecinde, derneğimizin bulunduğu Üsküdar Belediyesi ile işbirliği yaparak kampanya başlatma girişimlerim oldu. Lakin olumlu yaklaşım göremeyince, sadece dernek olarak etkili olamayacağımız gerçeğine mağlup olmuştuk.
Bu konuda, gazetemizin Ocak 2026 sayısında değindiğim, artan yaşam konforlarının bedeli hakkında analizler yaparken, artan konforların rahatlığı içerisinde, önümüze yığılan ağır bedellerin farkında olmadığımızı anlatmaya çalışmıştım. Nihayet, belli çevrelerde atık felaketi fark edilir hale gelince, Cumhurbaşkanımızın eşi Emine Hanım liderliğinde başlatılan SIFIR ATIK Projesi gündeme geldi ve devlet desteği ile dünya çapında bir etkinlik boyutuna ulaştı. İyi de oldu, 30 Mart SIFIR ATIK GÜNÜ olarak kabul edildi.
Türkiye açısından bu büyük sorunun ana kaynaklarından biri, çok hızlı şehirleşme ve çarpık yapılaşmadır. Kırsal alan diye küçümsenen köy ortamlarındaki doğal yaşam tarzı devam ederken böyle bir sorun ve tehlike söz konusu değildi. Ne var ki yoğun şehirleşmenin yanı sıra baş döndürücü hızla ilerleyen teknoloji ve yaşam tarzı değişiklikleri, insanların karakterine de yansımaya başladı. Bu acı gerçeği her ortamda kuşaklararası ilişkilerin bozulmasında da görüyoruz ne yazık ki.
Benim çocukluk ve bir yere kadar gençlik hayatım köy ortamında geçtiği için aradaki farkı çok net görebiliyorum. Özellikle anavatan Kafkasya’dan sürgünle Anadolu’ya gelip yerleşen dedelerimiz , getirdikleri doğa koşullarına uygun yapılaşma ve toprağı işleme teknikleri ile kurdukları köylerde son derece verimli ve başarılı üretim ve tüketim sistemlerini kurmuşlardı. Her evin geniş bahçesinde, etinden, sütünden ve gücünden faydalanılan sığır-manda gibi büyükbaş hayvanlar için kışlık ahır, koyun-keçi sürüleri için ağıl denen barınaklar, tavuk sürüleri için kümesler bulunuyordu.
Buğday, mısır, yulaf, arpa gibi tahıllar, her türlü sebze meyveler kendi tarla ve bahçelerimizde doğal olarak üretilir ve stoklanırdı. Soğuk kış aylarında ısınmak için yakacak odun tedariki sorunlu ihtiyaçlardandı. Giyim, ayakkabı gibi ihtiyaçlar kasabadan satın alınır, şeker, tuz, gaz, zeytinyağı gibi günlük gereksinimler köyün ortasındaki bakkal dükkânından temin edilirdi. Gıda, yemek vb. artıkları pek olmazdı. Olsa da köpekler, hayvanlar ve tavukların payı olarak değerlendirilirdi. Büyükbaş, küçükbaş ve kümes hayvanlarının dışkıları da değerliydi. Bahçenin bir köşesinde biriktirilir, gübre olarak kullanılırdı. Hatta, sabahları kümesin kapısı açılır açılmaz tavuklar yıldırım hızı ile o gübreliğe koşarlar ve doğal protein kaynağı kurtçuklar ve parazit böceklerle beslenirlerken, gübre yığınının kalitesi yükselmiş olurdu. Böyle bir ekosistemde, atık diye bir şey söz konusu değildi.
Radyo, televizyon, telefon gibi eşya ve araçlar bilinmiyordu. Tabii bugünkü sıradan naylon, PVC, karton gibi ambalajlar da söz konusu değildi. Zamanın tek günlük yayın organı Cumhuriyet gazetesine ulaşılabildiğinde, onun yaprakları ikiye, dörde bölünerek ambalaj olarak kullanılırdı. Yaşadığımız dijital kültür çağında, bağımlısı olduğumuz, başta elektronik eşya, gıda maddeleri satın aldığımız ve sipariş ettiğimiz eşya ve malzemelerin her biri için kullanılan lüks ambalaj malzemelerinin her tarafa saçıldığını görüyoruz.
Ulaşım aracı, atlar, at ve öküz arabaları idi. Dağ köylerinde ve Çerkeslerden başkaları at yerine eşekten faydalanırlardı. Yaylı ve kasası örtülü at arabaları lüks ulaşım aracıydı. Traktör, otobüs ve diğer motorlu araçlar devreye girdikten sonra hızlı ve konforlu ulaşım dönemi başladı. Günümüzde ise, köyler dahil yerleşim birimlerinde, otoparklara, caddelere ve sokaklara sığmayan oto araçları, taksiler, otobüslerden başka, uçaklar ve gemilerin sunduğu ulaşım konforunu yaşarken, bu araçların yakıtından kaynaklı zehirli atıklardan ATIK olarak bahsedemiyoruz. Zira onların her an yaktıkları binlerce ton gaz ve petrol ürünlerinin egzoz gazlarını ATIK olarak göremiyoruz.
Günümüzde, şehir ortamında doğup büyüyenler, açıklanan bu manzaraları görmek için köylere gitmeye kalkışmasınlar sakın. Zira açıklanan bu manzaralar; ne hayvan sürüleri ne tavuklar ne de doğal üretimler oralarda yok artık. Çoğu evlerin ve bahçelerin terk edildiği köylerde, üretici değil sadece tüketici olan emekliler yaşamaktadır.
Geçmişte kalan doğal ekosistem ve SIFIR ATIK ortamı artık yok. Gelen felaketlerden korunmak için, bu proje gereği, küçük çocuklardan itibaren her kesimden insanların temiz yaşam, temiz dünya bilincine katkı için SIFIR ATIK ilkelerine uymaları gerekiyor.








