Birçok milletin kendine has mantısı var. Polonyalıların “pierogi”si, Korelilerin “mandu”su, Çinlilerin “wonton”u, Japonların “gyoza”sı, bizim “halujumuz / psıhalivemiz”… Bilmeyenler için küçük bir not: Türkiye’deki Abaza/Çerkeslerin mantıya benzer yemekleridir “haluj” ve “psıhalive”.
Uzakdoğu restoranlarından ara sıra yemek sipariş etmeyi seviyorum. Hepsinin ortak özelliği, bir mantı tabağına sadece dört mantı koyması. En az 350 liraya dört mantı… Bu fiyatın 760 lirayı bulduğu yerler de var. O yerlerden zaten uzak duruyorum. Bizim restoranlarımızda ise bir porsiyonda 10-15 mantı oluyor ve bu tabağa 350-400 lira arasında bir fiyat ödüyoruz.
Merak ediyorum, bizim kültürümüz de dünya çapında tanınsaydı fiyatlarımız yüksek olur muydu? Belki biz fiyatları yine uygun tutardık ama bizim yemeklerimizi yapan başka milletler daha çok kazanmayı hedeflerdi.
Bir yemeğin “globalleşmesi” ve özellikle lüks/özel bir mutfak olarak pazarlanması, onun fiyatını ve sunum şeklini kökten değiştirebiliyor sanırım.
Kültürümüz dünya çapında tanınsaydı, belki iki paralel piyasa oluşurdu.
Birincisi; geleneği bilenlerin gittiği, uygun fiyatlı, bol haluj sunan yerler.
İkincisi; New York, Londra, Tokyo’da açılan, “Abaza/Çerkes mutfağının zarif incisi” olarak pazarlanan, tabakta 3-4 adet, yanında özel soslarla servis edilen, fiyatı çok euro olan versiyonlar.
Hayal etmesi bile güzel değil mi?
Kadın aklı ve eli bu hayali gerçekleştirecek yolları mutlaka bulacaktır.
Ben “Yaşasın haluj!” diyorum çünkü bu yalnızca bir yemek değil; taşıdığı belleğin, paylaşımın ve direncin haykırışı aslında. İşte tam da bu yüzden sadece damakta değil, kültürel hafızada da bir iz bırakır.







