Farklılıklar siyaseti, “Yeniden Çerkesleşme” ve 1970’ler – II

0
9
Kültürel temelli bir “farklılıklar siyaseti” ile Özcü etnik “kimlik siyaseti” arasında “Çerkesler”
Puhatı Sevda
II. Bölüm

Öncelikle bir belirleme yapalım; yukarıda, aralarındaki etnik köken, dil farklılıklarının belki sadece kendi aralarında birbirlerine dair şakaların malzemesi olacak kadar “dert edinildiği” bir kültürel üst kimliği ifade etmek üzere benimsendiğini ve benimsenmeye devam edilmesi gerektiğini söylediğim Çerkesliğin, bir “kültürel kimlik” politikası olarak sahiplenilmesi ve böyle de politikleşmesi Türkiye Cumhuriyet tarihinin ömrü ile kıyaslandığında ancak çok yeni denilebilecek tarihlerde mümkün olabilmiştir. Başka ifadeyle Çerkeslik kimliğinin özel alandan çıkarak derneklerin yarı-kamusal alanına, oradan da sokaklara, siyasal örgütlenmelere taşınması anlamında “Yeniden-Çerkesleşme” olarak adlandırdığım demokratik-siyasal kimliklenme ne yazık ki, ancak 1970’li yılların ikinci yarısından itibaren sözkonusu olabilmiştir.
Bunun nedenleri burada ayrıntılı olarak incelenemeyecek kadar çeşitlidir. Kısaca ifade etmek gerekirse, Cumhuriyet tarihinin henüz başlarında maruz bırakıldıkları “ötekileştirilmenin” şiddeti ile birden çok defa göç etmek zorunda kalmaktan ve “yurtsuz” bırakılmış olmaktan kaynaklanan travmanın kollektif bellekteki izleri, Çerkes kimliğinin politikleşmesini geciktirmiştir. Yanısıra, büyüklere ve geleneğe saygıyı önemseyen ortak kültür; Çerkeslerin ortak travmasının müsebbiplerinden birisi olan Rusya antipatisi ile, soğuk savaş dönemi koşullarında onunla eklemlenmekte hiç zorluk çekmeyen güçlü bir anti-Sovyetizm; ötekileştirilen “asli” etnik topluluk Kürtler ile gerek içinde bulundukları çıkar ve kültür çatışmaları gerekse, herhangi bir şekilde onlarla birlikte davranıyor gibi kabul edilerek “bölücü” olarak nitelenme endişesi gibi nedenler özellikle de metropol Çerkeslerinin kimliklerinin çok uzun yıllar sadece, özel alanda dillendirilebilmelerine neden olurken, ilk dernek örgütlenmelerinin de olabildiğince gündelik siyasetin dışında tutulmaya çalışılması gibi bir sonuç doğurmuştur. Bir diğer neden de, hızlı kentleşme sürecinin etkileriyle ve ekonomik nedenlerle, çoğunlukla yakın akrabalık ilişkilerinin güvenilir ortamından, büyük kentlere göç etmek zorunda kalan ilk kuşak Çerkeslerin bu yeni yabancı çevrede yepyeni sorunlarla başetmek zorunda kalmalarıdır (Ancak tam da aynı neden, daha uzun vadede onları ve/veya çocuklarını Kuzey Kafkas Kültür derneklerinin çatısı altında toplayacaktır).
Dolayısıyla gecikmiş olsa bile “Yeniden-Çerkesleşme” ya da Çerkeslik ortak kimlik aidiyeti altında demokratik-siyasal örgütlenme açısından, özellikle de Ankara ve İstanbul gibi metropollerdeki Kuzey Kafkas Kültür Dernekleri, bir okul işlevi görmüştür. Nitekim “sürgün”, “muhaceret” kavramlarının ilk defa kullanılmaya başlandığı, “dönüş tezi”nin geliştirildiği ilk tartışmalar buralarda yapılmış, bunlarla ilgili ilk yazılar yine aynı sıralarda yayınlanmıştır. Tekrarlamak pahasına ve adını bugünden bakarak koymak üzere söylersem, sözkonusu tarihlerde bu Derneklerin çatısı etrafında toplanan Çerkes aydınlarının kimlik stratejisi, kendi içindeki etnik/kültürel “farklılıkları” (Ben kişisel tarihimden sayıları çok az olsa da örneğin Ankara’daki Derneğe Karaçay arkadaşların da geldiğini hatırlıyorum) olmazsa olmaz kabul eden, hatta ne kendi aralarındaki dönemin keskin sağ ve sol kutuplaşmasına dayalı politik farklılıklara ne de dışlarındaki “farklılıklara” (çünkü pek çoğumuz aynı zamanda farklı farklı sol örgütlenmelerin de içerisindeydik) kapamayan bir kimlik stratejisiydi. Başka ifadeyle Ankara Derneğinin başını çektiği Çerkesliğin politikleşmesi anlamında yeniden-kimliklenme, kendi içindeki farklılıkları kültürel ve tarihsel ortaklık temelinde bir aidiyetle sahiplendiği gibi, dışarıdaki farklılıklara da açık, dolayısıyla “farklılıklar siyaseti” diyebileceğimiz —özellikle de dönemin kutuplaşmaları hatırlandığında oldukça— demokratik bir kimlik stratejisiydi. Ancak o dönemde hatırlayalım Türkiye özelinde ve dünya genelinde etnik farklılık temelinde bir politik mücadele ve kutuplaşma henüz yeterince keskinleşmemişti.
1980 Askeri Darbesinden sonra, bütün politik(leşmiş) kimlikler gibi Çerkeslik kimliği de, kamusal alandan ve Derneklerin yarı-kamusallığından yeniden özel alana taşınmak zorunda kaldı. Ancak orada yeniden-üretilmeye devam etti. Darbeden payına bir şeyler düşmüş olsun ya da olmasın Çerkes aydınlarının bir kısmı 1980’lerin ağırlığını üzerinden aşırabildiyseler bunu daha önce bir okul gibi işlev gördüklerini söylediğim Derneklerde edindikleri dostluklara, edindikleri “yoldaşlara”, kazandıkları gelecek ufkuna, bir de ilk dönen öncü ailelerle birlikte artık daha yakın hale gelmeye başlayan anayurt(lar)la ilişkiye borçlu oldular. 1980’lerin ortalarından itibaren Türkiye’deki bütün bastırılmış kimlikler yenilenmiş olarak geri gelir, hatta daha önce hiç anılmamış kimliklerle kamusal alanda ve siyasal alanda bulunma taleplerini yükseltirlerken, Çerkesler yeniden açılan derneklerinde artık “muhaceret” yerine “diyaspora”, “göç” yerine “Büyük Sürgün” ya da “Soykırım” demeye başlamışlardı. 1989 yılında örneğin, ilk defa bir 21 Mayıs’da, 1864 Çerkes Sürgününü anma günü etkinliği düzenlenmişti.
1990’lar ise biliyoruz ki, Türkiye’deki Çerkeslerin yeniden-kimliklenmesinin önemli duraklarından bir diğerini oluşturdu. SSCB’nin ve Sosyalist rejimin yıkılması anayurtlardaki uzak ya da yakın akrabalarla buluşma imkanını getirdi. Ancak Setenay Şami’nin araştırmalarında çok güzel özetlediği gibi bu ilk sevinçlere, çoğunlukla da “kimin daha çok geleneklere bağlı” ya da “dilini, kültürünü koruyabilmiş”, olduğu üzerinden —ki bunun her zaman aynı anlama gelmediği düşünülmeye başlanmıştı—yürütülen bir “Çerkeslik” tartışması etrafında doğan ilk hayal kırıklıkları karıştı. Anayurttakiler ve diyasporadakiler kendilerini birbirinden kopartan tarihlerini nasıl farklı farklı öğrendiklerini keşfettiler, bunun gerilimlerini yaşadılar. İlk geriye dönüşü gerçekleştiren öncüler, diyaspora’daki Çerkeslerin eğitimli ve aydın kesimlerini oluştururken, onları izleyenlerin bir kısmı kendilerine Türkiye’dekinden maddi anlamda daha iyi bir hayat bulma ve kurma amacındaydılar, kurulan ticari ilişkiler zaman zaman iki tarafın da birbirine duyduğu güveni azaltan sonuçlar yarattı. Yine de diyasporadakiler için yaşayan kültürlerinin merkezi anayurtlardı, danslarının ve müziklerinin, dillerinin “orijinalini” ve alfabeyi öğrenmek ve öğretmek için yüzlerini oraya döndüler. Ancak diğer yandan, diyaspora Çerkeslerine, kollektif belleklerinde saklayıp da, yeniden-ürettiklerini dillendirmek ve sergilemek cesareti tam da bu zamanlarda geldi. Yıllardır anayurtlardan gelip de çoğaltılarak elden ele dolaşan müzik kasetlerinin yanına, Türkiye Çerkeslerinin söylediği anadillerdeki şarkıların kasetleri, CD’leri eklendi, bunlar sayesinde de televizyonlarda ilk defa dilleri duyuldu. Bu dönemin kimlik politikaları açısından en önemli etkisi ise bütün bu karşılıklı ilişkilerin anadillerde gerçekleştirilmesinin kolaylığı, anayurtlardaki siyasal koşullar ve bu koşullara göre, yer yer değişmekle birlikte, dönmek isteyen ya da iş kurmak istenenlere tanınan kolaylıklar vb. nedenlerle, Türkiye’deki Kuzey Kafkas halklarının kültürel-siyasal üst-kimliğini imleyen “Çerkes” kavramının dar anlamda bir etnik kimlik ile yani Adigelik ile özdeşleştirilmeye başlanması oldu. Bu arada da Abazaların, Asetinlerin, Çeçenlerin ayrı dernekler ya da vakıf çatıları altındaki örgütlenmelerinin sayısı da arttı. Başka ifadeyle 1970’lerin “farklılıklar” siyasetinden, özcü bir “kimlik siyasetine” doğru kayılmaya başlanmıştı. Oysa, 1990’ların hemen başında Abhazya’nın ve Güney Osetya’nın bağımsızlık talepleriyle başlayan Gürcü saldırıları sadece diasporadakileri değil, anayurtlardaki Kuzey Kafkas halklarının da önemli bir duygu ve dayanışma sınavından başarıyla geçmelerini sağlamıştı. Çerkeslerin kültürel ortaklık temelli (yani kendi içindeki farklılıkları sahiplenen, dışındaki farklılıklarla da işbirliğine, dayanışmaya açık) farklılıklar siyasetinden, etnik temelli kimlik siyasetine kaymaya başlamalarının nedenlerinden bir diğeri de kanımca, herhangi bir zarar görmemek refleksiyle Türkiye’deki siyasetin hızla evrildiği ve daha önce hiç olmadığı kadar keskinleşen islamcı-laik ile Türk-Kürt kutuplaşmasından mesafelenmek isteği ile ilgiliydi. Kaldı ki, bu eksenin birlikte davranılması gereken ‘ötekiler’ tarafında sadece Kürtler değil, örneğin Gürcüler ve (İslamcı) Çeçenler de bulunuyordu.
(Devam edecek)

Sayı : 2011 04

Yayınlanma Tarihi: 2011-04-01 00:00:00