Diasporik Toplum Olmak Zor Zenaat Zor!

0
931
Siz bunun adını iki arada bir derede kalmak diye de koyabilirsiniz. Ya da iki cami arasında beynamaz… Veyahut arafta kalmak olarak da tarif edebilirsiniz.
Bu öyle bir duygudur ki bangır bangır “gitmek mi zor, kalmak mı zor?” şarkısını da söyletir insana.
Diasporik toplum olmanın -sebepleri her ne olursa olsun- sonucunda ezilen ve üzülen insanların ortaya çıkması kaçınılmaz bir gerçektir ve sonunda muhakkak gözyaşı vardır, elem vardır, acı vardır.
Savaştan çıkmış, yanmış yıkılmış bir ülkeye işgücü olarak alayı vâlâ ile karşılanırsınız ama sonunda size söylenen “ Türken raus” dur. Kurulup da Mercedes’e geldiniz mi, ülkenizde adınız da“Alamancı”dır artık. Üstelik arabanın bagajı da silme hediye doludur. Bu, sevgi karşılığında verilen peşin bir rüşvettir aslında.Ne olur bana “Alamancı” demeyin demek de cabasıdır …
Komünizmi ‘halkların kardeşliği’ diye yutturup sonrasında da bu kardeşlerinin kimliğini, ismini ve yerleşim biriminin adına kadar değiştirip kapıyı gösterenler, olmadı Belene kamplarını ikinci adres ilan edenlere karşılık bu kardeşler naçar anavatana dönerler. Bu sefer isimleri “soydaş” olur ki -ben  bu kavramı kullandığım için Bulgaristan kökenli bir Türk akademisyen arkadaşımızdan fırça yemiştim- bu da onları rencide eder. Can havliyle geldikleri topraklarda (gümrük kapılarında) çektikleri eziyetlere, maruz kaldıkları hakaretlere bizzat şahit olmuş birisi olarak ‘yuh bu kadar da olmaz’ demiştim.
Türkiye Cumhuriyeti topraklarında yaşayan Rumlar burada Rum, Yunanistan’a dönünce Türk’türler. Ne İsa’ya yaranırlar ne Musa’ya…
Sanmayın ki biz Çerkeslerin durumu farklıdır. Kurbanlık koyun sürüleri misali Ruslar milyonlarla insanımızı atarlar yurtlarından. Osmanlı kendi siyasi emelleri doğrultusunda açar topraklarını ama yine kendi planları çerçevesinde konuşlandırır Anadolu topraklarında yüz binlerce Kafkasyalı-Çerkesi. Müslüman olmak da yetmez onları kurtarmaya ve bir gece de “Ne mutlu Türk” olurlar. Derneklerinden, köylerinden, nüfus kağıtlarından isimleri silinir. “Yurttaş Türkçe konuş” ile pekiştirilir bu politikalar. “Türkiye Türklerindir” diyenler zamanla “Ya sev ya terk et” demeye başlarlar.
Rahmetli Duygu Asena ne güzel söylemişti “Kadının Adı Yok” diye. Türkiye’de de Türk olmayanların ‘adı yok’ oldu birden.  Sanki isimleri Çerkes iken, Osmanlının en zor günlerinde ve elbetteki Cumhuriyet’in kuruluşunda dört bir yanda beraber silah kuşanmamış gibi… Çerkes Teavün Cemiyeti adına bile tahammül edemeyen faşist kafalar uzun yıllar sonra bir Kafkasyalı kimliğini ortaya atarak en azından o isimle bir dernek kurmamıza müsaade ettiler. Biz Kafkasyalı !  olduk ama onlar bir türlü Anadolulu-Türkiyeli olamadılar.  Sanki bu topraklarda tarih boyunca onlar yaşamış gibi. İstanbul’da beş yüz Anadolu’daki bin yıllık tarihlerine bakmadan her şeyi silip attılar.
Gümülcine’deki Türkler öksürse burada nezle olanlar; Todor Jivkov yer-yurt-şahıs isimlerini değiştirip Türk kavramını dümdüz etmeye çalışırken höyküren ve kapıları açanlar; Almanya ve diğer ülkelerde o da sadece çalışmak üzere oraya gitmiş ama zamanla ikinci-üçüncü kuşakları itibarıyla artık neredeyse oralı olmuş Türkiyeli -hadi onların deyimiyle Türk- vatandaşları dillerini, dinlerini, kültürlerini unutmasın diye Başbakan bastırırken dönüp Türkiye’ye bakmamaktadır bir türlü. İki ileri bir geri derken  biz yitip gidiyoruz ve pek de kılı kıpırdamıyor zevatın.
Konuyu fazla sulandırmadan aklıma hep geliveren şeyi bir iki cümle ile bu paragrafa sıkıştırıvereyim. Bazen kendimi nesli tükenmesin diye korumaya alınan kavun-karpuz-buğday-mısır vs. tohumlarından bile değersiz görmeye başlıyorum ki bu konuda bu arkadaşların hiç suçu ve günahı yoktur.
Türkiye diasporasının bir Çerkesi olarak mevcut iktidarın eski takımdaşı olan Numan Kurtulmuş’un da söylediği gibi “anamızın ak sütü gibi helal” anadilimizi konuşmak gibi son derece insani bir konuda ayak sürüyen ve iktidarı ve muhalefeti ile bilcümle siyaset erbabı ve devlet erkanının bu çifte standart anlayışları bazen o kadar içimi kaldırıyor ve midemi bulandırıyor ki anlatamam.
Bu cümlenin içerisine; Türk milliyetçiliğinin-faşizminin karşısında son derece insani hak talepleriyle ortaya çıkan Kürtlerin, zamanla evrilerek Kürt milliyetçiliğini-faşizmini koymalarını da katıyorum elbette. Her iki taraf da fantastik filmlerdeki dev canavarların sadece kan ile beslendikleri tavırları sergiliyorlar adeta…
Benim esas acıdığım bir aylık eğitimle dağlara gönderilmiş gariban köylü çocukları ile beyni sadece öldürmeye şartlandırılıp dağa çıkarılmış diğer köylü çocukları. Kana doymayan canavarlar ellerini ovuşturup birileri Erciyes’in (ya da ne bileyim Ilgaz’ın zirvesinde) diğerleri Ağrı’nın zirvesinde zevkle seyrediyorlar kavgayı.
Kimse yoğurdum ekşi demiyor ve gariban köylü çocukları yitip giderken, tabutların peşinde koşup siyaset yapan onun primi ile bir sonraki döneme yatırım yapan aymazlar illaki kıvıracak bir şeyler buluyorlar.
Sondan başa bir örnek vermek gerekirse, mesela: Sebahat Tuncel !..
Evet infaz edilmeden yakalanabilirdi o vatandaş. Ama peki ya o butona bassa idi o gemide olmak ister miydin kardeş?.. Ya da şöyle sorayım: O yolcu ve mürettebattan bir kişi (O koskoca TV ve gazetelerin yayın yönetmenleri öğrenemediniz şu işi. Dört kişilik mürettebat olur. Dört mürettebat olmaz) ölse idi onun da evine taziyeye gider miydin? Cenazesine katılır mıydın? Sen onu söyle. Kimse bana devlet görevlileri bir teröristin evine gider miydi diye sorma kolaycılığına ve ucuzculuğuna kaçamasın. Sapla samanı karıştırmasın. Ben ilkeli bir siyasetten bahsediyorum. Çifte standarttan alt üst olmuş mideme nane limon kaynatıyorum anlayacağınız.
            Konunun şehveti ile savrulup dağıldığımın farkındayım. Diasporik toplumların açmazlarından ve travmalarından; devletlerin çifte standartlarından; ve hatta halkların riyakârlığından ve hatta hatta o diasporik toplumların bile iki yüzlü davranışlarından bahsetmek bu yazının esas gayesi…
            Döne yana benim en çok söylediğim şey bu . Biraz tekrara düşse de zaman zaman ve baysa da “ettekraru ahsen velev kane yüz seksen” dememizin içini dolduran ve  beyin yıkamanın bir şekli olan bu davranışımı sürdüreceğim izninizle.
            Şu son gemi kaçırma hadisesi bile başlı başına bir laboratuar aslında.
            Korsanın, böylesine bir eyleme tek başına kalkışmasındaki düşüncesinin ne olduğu.
            O bomba düzeneği ile gemiye binerken yapılan güvenlik aramasının (ya da aramamasının) ne işe yaradığı.
            Biraz daha oyalanılsa adamın zaten uyuyup kalacağı ya da uyutulabileceği.
            Korsanla temas eden emniyet görevlisinin Çerkes olduğunu söylerken Çerkes ol(a)madığının farkında olmadığını. Ve bu kadar cehaletin ancak okumak ile olduğunu.
            Ya da oralara gelmiş bu görevlinin ‘hâlâ’ çok korkan ‘travmatik’ bir diaspora mensubu olduğunu .
            Cenazeye koşa koşa giden milletvekilinin (sorun bakalım gemideki yolcuların tamamının vekili mi?) aynı aculluğu sivillere yöneltilmiş bombalama eylemlerinde ölenlerin cenazelerinde de gösterip göstermediğini ?…
            Sorular çok aslında…

            Bu eylem aslında yazımda anlatmak istediğimin biraz önüne geçti ama aylık periyotta çıkan bir gazete de yazıyorsanız eğer, gündemi kaçırmamak adına biraz da zorunlu sanki.

Sayı: 2011 11
Yayınlanma Tarihi: 2011-11-01 00:00:00