Umut Yolcuları 6. Bölüm

0
317

Mağaranın taş duvarları yine kahredici bir acıya şahitlik ediyordu o an. Kadınların ve kızların gözlerinden gözyaşları sessizce süzülüyor, ihtiyarların buğulu gözleri çaresizlik içinde boş boş bakıyordu sabit noktalara. Mıslımet farkında olmadan yavrusunu kendi elleriyle boğmuştu. Küçük Gunes’in ruhu veda etmeden giden göçmen kuşları gibi annesinin kolları arasından uçup gitmişti. Her yüreğe düşen karanlık bir gölgesi vardı tuzaklara düşesice (Ĺedenım yınen) savaşın. Kocası ile rüya gibi kısacık birkaç güngörmüştü ki ölüm haberi çok tez geldi uğursuz savaş meydanından. Küçük kızının minik elleri tutuyordu onu, hayat uçurumunun kenarında. Şimdi kaç nefes daha çekebilecekti bu hayattan. Özüne vuran keder dalgalarında boğuluyor, ruhu sancılar ateşinde eriyip yok oluyordu.
Bu arada Rus askerleri mağaranın yakınlarına kadar ulaşmış içeri sesleri geliyordu. Korku içindeki çaresiz bekleyiş yarım saati geçmişti ki hala dışarıdan gelen sesler kesilmiyor aksine daha da çoğalıyordu. Mıslımet’in manasız suskunluğundan içinden çok şeyler düşündüğünü anlamıştı Nısefıj. Acıların en büyüğü kendisini suçlu hissetmekti onun için. Kayın validesinin kolunu tuttu ve “Anacığım canımda can kalmadı (Sipse pse xetıjep). Ne olacaksa olsun artık. Dayanacak gücüm kalmadı. Bu caniler beni bulmadan buradan ayrılmayacaklar. Benim yüzümden herkesi öldürecekler. Ben dışarı çıkacağım” dedi.
Yaşlı kadın, gelinin gözlerinin içine bakınca ne dese fayda etmeyeceğini çok iyi anlamıştı. Elini gelininin kireç gibi beyazlamış yüzüne sürerek sadece uzunca bir “Kızımmm” diyebildi. Mıslımet aniden yavrusunu kayınvalidesinin kucağından aldı ve ok gibi çıkışa yöneldi. Kimse ne olduğunu anlamadan mağaranın kapısından dışarı fırladı. Önce askerlere görünmeden mağaradan epeyce uzaklaştı, sonra bilerek ortaya çıktı. Kadını gören zalimler yakalamak için peşinden koşmaya başladılar. Mıslımet hızla dağın doğusundaki kayalıklara doğru kaçmaya başladı. Bazı askerler arkasından ateş ediyor, bir kaç asker ise bağırarak arkasından koşuyordu. Mıslımet kan ter içinde yakalanmadan kayalıklara yetişince bir ara dönüp arkasına baktı, askerler 80-90 metre kadar yaklaşmışlardı ki tekrar onlara arkasını dönüp kayanın tepesinden kucağındaki çocuğu ile birlikte kendisini önündeki boşluğa bıraktı. Askerler kayanın tepesinden aşağı uzun uzun baktılarsa da anne ve kızının parçalanmış cesetlerini göremediler. Ama uçurumun derinliklerinde onların sağ kalmadıklarını da anladılar. Başıboş bir kadın diye düşündüler ve hep birlikte arama işine son verip geldikleri yoldan geri döndüler.
Gökyüzü kül rengi bulutlarla kaplanıp hava kararmaya yüz tuttuğunda, mağaradakiler dışarıda olanlardan habersizdi. Bir müddet sonra askerlerin sesleri de duyulmaz olmuştu artık. Muhamtal dışarı çıkınca askerlerin gittiklerini anladı. Biraz sonrada herkes yavaş yavaş dışarı çıkıp sessizce bekleşmeye başladı. Hava kapalıydı o gece, zifiri bir karanlık kaplamıştı her tarafı. Herkes Mıslımet’e ne olduğunu merak ediyordu. Yatsı vaktine yaklaşılırken Mıslımet’in kendini aşağı attığı kayaların derinliklerinden nurani bir ışık gökyüzüne doğru yükseldi. Herkes şaşkın gözlerle bu ışığı seyrederken Mole İbrahim, “Bu ışık Muslımet ve kızının ruhu. Küçük Gunes huzur içinde annesini elinden tutmuş babasına götürüyor” dedi.

Sahildeki bekleyişin mağaradaki yaşamdan bir farkı yoktu. Açlık, susuzluk, bulaşıcı hastalık, sıcak hava canından bezmiş bedenleri en zayıf anında hemen yakalıyordu. Her gün 10-15 kişi ölmeye başlamıştı. Ölüler kuşatma hattı dışına çıkartılıyor ve onlara ne yapıldığını kimse bilmiyordu. Can pazarındaki tek düşünce bir an önce bir gemiye binip bu cehennemden uzaklaşmaktı. Nihayet Nawruz, her şeyi ayarladıktan sonra Nebzıf’ın yanına geldi. Uzun zamandır ilk defa görüşüyorlardı. Genç kız acınacak bir haldeydi. Önce hiç konuşmadan bir müddet bir birlerinin yüzüne baktılar. Nawruz zaman zaman Aşıwhable’ye gittiğinde Nebzıf’a pseĺuxa (Bekar gençlerin sohbeti) gidiyordu. Adıge geleneğine uygun bir şekilde genç kız misafirini ağırlıyor, onun laf atışlarına fazla ümitlenmemesi için akıllıca kaçamak cevaplar veriyordu. O zamanlar Nebzıf, Nawruz’un ne kadar büyük bir tutkuyla kendisini sevdiğini bilmiyordu veya Doleçeriy’e olan sevgisi nedeniyle delikanlıdaki bu tutkuyu görememişti. Bahtsız kızın yüzünde bu görüşmeden memnun olduğuna dair en küçük bir emare yoktu. O sadece yüreğindeki acıları bastırmak için etrafındaki yardıma muhtaç insanlar için bir şeyler yapabilmenin derdindeydi. Nawruz genç kıza, “Başınız sağ olsun, köyünüzde olanları duydum. Ben Hakuç birliklerinde savaşıyordum. Wostığay’de savaşan Tseyhable’lirden de haberim var. Onlar da bizim gibi çok şehit verdiler. Doleçeriy’de şehit olmuş. Allah rahmet eylesin. Ezici düşman gücü karşısında çok kayıp verdik. Düşmanla baş edemeyeceğimizi anlayan komutanlarımız bizleri terhis etti. Herkes gibi bende köyüme gittiğimde köyümde kimselerin olmadığını gördüm. Başlarına ne geldiğini de bilmiyorum. Ama onlarında zorla gemilere bindirilerek bir yerlere gönderildiğini düşünüyorum. İnşallah gittiğimiz yerde onları buluruz. Adıge halkı kara günler yaşıyor. Allah yardımcımız olsun” dedi.
Nebzıf karşısındaki adamın yüne bakmadan, “Hakkımızda hayırlısı ne ise o olur inşallah. Hepimiz çok acılar çektik, hala da çekiyoruz, dediğin gibi Allah yardımcımız olsun” dedi.

Devam edecek

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz