Kızgınlar, radikaller, ılımlılar…

0
353

Duyguların eylemi
Türkiye o öfke nöbetinden bu öfke nöbetine, o kutuplaşmadan bu kutuplaşamaya salınıp dururken, her birimizin kafasında farklı sorular var. Yerleştiğimiz kampa göre, kimimiz “neden bu kadar çok eylem var?” derken kimimiz de “neden bu adaletsizliğe karşı hiç ses çıkmıyor?” diye hayıflanıyoruz.
Ortalıkta bir hareket var ama bu hareket sınırlı alanlarda, daha da ziyade kültürel kimlikler ya da yaşam tarzları arasındaki rekabete ve gerilime bağlı öfke patlamaları şeklinde cereyan ediyor genellikle. Ve çok boyutlu ve karmaşık toplumsal hayatın geneline baktığımız zaman, bir çok alanda çok da politize olduğumuz söylenemez. Öyle anlaşılıyor ki, bütün dünyada olduğu gibi, bizde de insanları paranın, çıkarın ve maddi olarak ayakta kalmanın derdine düşüren neo-liberalizmin depolitize ettiği bir zaman dilimi yaşıyoruz.
Öyleyse, belki de hayatı, neo-liberalizmin depolitize ettiği her şeyi yeniden politize etmek gerekiyor. Ancak bu hiç kolay bir şey değil; çünkü politika yapmak, insanlara sadece çok güzel, rasyonel programlar sunmak değil. Neo-liberalizmin oldukça törpülediği ve erozyona uğrattığı duygular dünyasının kapasitesini anlamak gerekiyor.

Duygular ve toplumsal hareketler
Sosyolojik bir perspektiften genel kabul görmüş haliyle, toplumsal hareketler, kitle hareketlerinin, sokaklara dökülen kalabalıkların rafine olmuş halidir. Ama toplumsal hareketler ile kalabalıkların sokaklara dökülmesi arasındaki sınırları belirlemek her zaman kolay değildir. En azından, bir toplumsal hareket ile genel bir sokak hareketi arasında gidiş-gelişler bulunur.
Tabii ki iğne oyası gibi işlenen, rasyonel çıkar hesapları etrafında sıralanan insanların bir araya geldiği toplumsal hareketler vardır. Ama bir çok toplumsal harekete güç veren enerji “korku”, “aşağılanma”, “öfke” ve buna karşılık bir iyileşme imkanını taşıyan “umut” gibi duygulardır. Ve insanları sokaklara döken de bu duygulardır.
Mesela Gezi direnişi başlamadan önce çevre hareketleri vardı. Anadolu’nun çeşitli şehirlerinde, ormanlarında, nehirlerinde yaşam alanlarını kaybetmek istemeyen insanların tepki içinde bir araya geldikleri hareketler vardı ama Türkiye’nin en büyük şehri İstanbul’da hiçbir organizasyon gerçekten büyük bir toplumsal hareketi sokaklara dökemedi.
İşte Gezi’de kesilen ağaçlar, fakat daha da çok Gezi’de nöbet tutan insanlara, onların çadırlarına dönük yapılan saldırılar, yıllar çok geniş bir kitlenin Gezi’ye koşmasına neden oldu.
İstanbul İstanbul olalı hiçbir zaman huzur içinde yaşayan bir şehir olmadı. Ele geçirenlerin üzerinde tepindikleri bir şehir oldu hep. Ama 2000’li yıllarda Sulukule, Tarlabaşı, Vefa gibi örneklerde apaçık görülen arsızca saldırının yakınına yaklaşan bir saldırı hali de hiç olmamıştı.
Ancak buna rağmen, bu saldırı karşısında kitleler hiçbir zaman sokakları doldurmadı. En fazla, Sulukule’de irili ufaklı girişim ve STK’lardan duyarlı insanların çabalarına tanık olduk. Bu süreç içinde en fazla, kendi işiyle gücüyle uğraşıp, elini taşın altına sokmaya erinen ama oturduğu yerden konuşmaktan başka bir şey yapmayan, belki de elinden başka bir şey gelemeyen insanlardı söz konusu olan… Bu insanların yaşadığı en güçlü duygu belki sadece “suçluluk” duygusu idi…

Aşağılanma, korku, suçluluk, öfke, umut
Yani İstanbul talan edilirken, insanların yaşadığı duygular Gezi’ye saldırı ile birlikte satha çıktı. Daha önce yaşanan ve kibirli kent politikaları ve özellikle Erdoğan’ın, bir yandan Marquez romanlarından çıkma, diğer yanıyla Şarklı “başkan baba” halleri karşısında yaşanan “aşağılanma” duygusu, çevrenin tahrip olması karşısında gelecek ile ilişkili “endişe” ve “korku” gibi duygular, Gezi’ye yapılan saldırıyla birlikte “öfke” duygusuna dönüştü.
Yani bir şeyler yerinden oynadı… Kendine olan güveni, özgüveni tehdit eden bir durum karşısında duyulan “korku”yu insanlar derilerinin hemen altında hissettiler… Bütünlüklerini, bütün insan olma hallerini muhafaza etmelerinin önündeki en büyük engel olan “aşağılanma” duygusunu en somut haliyle gördüler.
O zamana kadar, elindeki gücü kullanamamaktan kaynaklanan “suçluluk” düzeyinde basılı kalan duygular devletin gösterdiği şiddetle birlikte seviye atladı; insanlar “özgüvenlerini” korumaya çalışırken “öfkeleriyle” ve “umutlarıyla” birlikte “sokağa çıktılar”.
Duygular eyleme dönüştü…
Toplumsal değişimi kuşkusuz tek bir usül ya da teoriyle okumak mümkün olamaz. Ancak değişimin motorunda duyguların oynadığı role belki de şimdiye kadar hiç olmadığı kadar önem vermek zorundayız.
Tarihsel koşulların içine doğuyoruz. Bu nedenle belli bir sınıf, ırk, etnik ya da dinsel grup, ana dil, sosyal çevre ya da yaşam tarzı içinde büyüyor ve sosyalleşiyoruz. Yani gayet “maddi” koşullarımız var. Ancak bu maddi koşulları biliyor olmak, toplumsal değişim ve dönüşümü anlamak için yeterli değil.
İnsanları duygular harekete geçiriyor. Bazen bir patronun ettiği aşağılayıcı bir laf, inancımızdan ötürü gayet doğal gördüğümüz bir kıyafetin çok bilmiş bir ukala bir takım rejim bekçileri tarafından yasaklanması, bazen bir “başkan baba”nın oğlunun yaşadığı imtiyazlı hayat, bazen hemen yanı başımızda küçücük bir çocuğun bedeninin kurşunlarla delik deşik olması o maddi kategoriyi harekete geçiriyor.
Bazı aktörlerin bir eyleme, bir harekete, bir davaya neden daha az veya daha çok katıldıklarını da bu yolla anlamak mümkün görünüyor. Yaşanan duygunun yoğunluğu ve katılmamaktan kaynaklanan suçluluk duygusu birleşip hareketi doğurabiliyor.

Radikaller ve ılımlılar arasındaki köprüler
Yaşanan duygular farklı olduğu için, mesela bazen suçluluk duygusunu hafifletecek gerekçeler bulunduğu zaman eyleme geçmek ya da harekete katılmak hep ertelenebiliyor. Kuşkusuz “hafif duygu” yoğunluğunda yaşayanların, daha yoğun duygular eşliğinde, daha radikal ve sert bir mücadele ve kimlik sergileyenlerden etkilenmeleri de gayet mümkün.
Daha az öfkelenenler, bir bakıma aşağılanma duygularını telafi edebilecek başka yollar bulabilirler. Bu telafiye rağmen, onlar da radikallerin eylemleri karşısındaki suçluluklarını daha “ılımlı duygular” ve dolayısıyla “ılımlı eylemler” vasıtasıyla giderebilirler. Ancak bu kategorideki insanlar herhangi bir konuda radikallerin keskin ve sert taleplerinin geniş kitleler tarafından daha yumuşak biçimde duyulmasını da sağlayabilirler.
Öte yandan, radikallerin keskin söylemleri, toplumun bambaşka kesimlerinde “korku”, “aşağılanma” vb. duygular da uyandırıp, karşı tarafta “öfke” eşliğinde yeni toplumsal hareketlerin doğmasına neden olabilir.
Türkiye’de dindar kesimlerin yaşamış olduğu duygular buna örnek verilebilir. Cumhuriyet Türkiye’si tarafından bol miktarda “aşağılanan” dindarlar bugün tekrar eski günlere, geriye düşmekten “korkuyorlar”. Esas olarak Gezi, HDP gibi zaten korkudan ve aşağılanmalardan gelen hareketler karşısında, yeniden o kadar çok güçlü bir korkuya sahipler ki, tam da bu yüzden “öfke” eşliğinde Erdoğan’a, yani kutsallaştırılmış bir koruyucuya bağlanıyorlar.
Her şeyin altüst olmasından duydukları korkuya bağlı bir duygu bu…
Kurulan düzenin “yeni” olduğunu düşünürken, sahip oldukları çok güçlü savunma (özgüveni kaybetme korkusu) duygularıyla, değişimden korkuyorlar. Ve bu korkunun temelini de karşı tarafta konumlanmış radikal söylemler ve eylemler oluşturuyor…
Ama radikal-öfkeli eylemleri çöpe atmanın pek bir âlemi yok. Özellikle canları yanmış insanların can havliyle girdikleri, acı veren duygu hallerini iyileştirmek ve kendilerine yeniden güvenlerini tazelemek için başvurdukları öfkeyi iyi anlamak gerekiyor.
Bu öfkeyi duymak çok önemli… Bu öfke duyulmadığı zaman ılımlıların harekete geçmesi neredeyse imkansız…
Bu yüzden birbirlerini “radikal” ya da “korkak” olmakla suçlayan hareketleri iki ayrı kategori olarak düşünmeye gerek yok. Toplumsal hareketleri içlerindeki bütün parçalarla birlikte bir bütün olarak düşünmek daha mantıklı görünüyor. Başka bir deyişle, aslında toplum tam da bu farklı dozdaki hareketlerin farklı duygu halleriyle gerçekten değişiyor.
Son olarak, iki duygu da gerçek ve iki duyguya da ihtiyacımız var.Her zaman radikaller ve kızgınlar toplumsal hareketlerin önlerini açarlar. Ancak, taleplerin bilinmesi, tanınması ve kitleselleşmesi için son aşamada kazanmayı sağlayan unsur, ılımlıların hareketidir. Ve herhangi bir mücadele hareketin her iki bileşeni sayesinde kazanılır ve buda toplumun değişim kapasitesidir.

Önceki İçerikAbhazya Zafer Bayramı
Sonraki İçerikAvutsor’un Taş Duvarları
Ferhat Kentel
Son olarak, kapatılan İstanbul Şehir Üniversitesi Sosyoloji Bölümü öğretim üyesi olan Ferhat Kentel 1981’de ODTÜ’de işletmecilik lisans eğitimini tamamladıktan sonra 1983’te Ankara Üniversitesi SBF’den yüksek lisans ve 1989’da Paris, Ecole des Hautes Etudes en Sciences Sociales (EHESS)’den sosyoloji doktora derecesi aldı. 1990-1999 arasında Marmara Üniversitesi Fransızca Kamu Yönetimi Bölümü’nde, 2001-2010 arasında İstanbul Bilgi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nde öğretim üyesi olarak çalıştı. Fransa’da Ecole des Hautes Etudes en Sciences Sociales (EHESS)’de ve Université de Paris I’de çeşitli dönemlerde misafir öğretim üyesi ve araştırmacı olarak bulundu. Türkiye’de ve yurtdışında çeşitli kitap ve dergilerde modernite, gündelik hayat, yeni sosyal hareketler, din, İslâmi hareketler, aydınlar, etnik cemaatler üzerine makaleleri yayımlandı. Yayınlanmış araştırma ve kitapları şunlardır: Ermenistan ve Türkiye Vatandaşları. Karşılıklı Algılama ve Diyalog Projesi (Gevorg Poghosyan ile birlikte), TESEV, İstanbul, 2005; Euro-Türkler: Türkiye ile Avrupa Birliği Arasında Köprü mü Engel mi? (Ayhan Kaya ile birlikte) İstanbul Bilgi Üniversitesi yayınları, İstanbul, 2005; Milletin bölünmez bütünlüğü: Demokratikleşme sürecinde parçalayan milliyetçilik(ler) (Meltem Ahıska ve Fırat Genç ile birlikte), TESEV, İstanbul, 2007; Belgian-Turks: A Bridge, or a Breach, between Turkey and the European Union? (Ayhan Kaya ile birlikte), King Baudoin Foundation, Brüksel, 2007; Ehlileşmemek, düzleşmemek, direnmek, (Söyleşi: Esra Elmas), Hayykitap, İstanbul, 2008, Türkiye’de Ermeniler. Cemaat-Birey-Yurttaş (Füsun Üstel, Günay Göksu Özdoğan, Karin Karakaşlı ile birlikte), İstanbul Bilgi Üniversitesi yayınları, İstanbul, 2009; Yeni Bir Dil - Yeni bir Toplum, (Söyleşi: M.Talha Çiçek, Gülçin Tunalı Koç), Bilsam yay., Malatya, 2012; “Kır Mekânının Sosyo-Ekonomik ve Kültürel Dönüşümü: Modernleşen ve Kaybolan Geleneksel Mekânlar ve Anlamlar” (Murat Öztürk ile birlikte), TÜBİTAK araştırması, 2017.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz