“Toprak da rüşvete alıştı; gübresiz, ilaçsız ürün vermiyor artık!”

0
20

İstanbul Bilgi Üniversitesi Türkiye Kültürleri Araştırma Grubu’nun davetiyle katıldığımız dil çalıştayı için Dersim’deyiz. Her türlü gereksinimimizi ayrıntısıyla düşünen hocalarımızın çabasından, çalıştayın ve bölgeyi tanıma amaçlı ziyaretlerin muhteşem geçeceği baştan belli… Nitekim, aynı dönemde düzenlenen güz okuluyla ortaklaşan bazı etkinliklerde de yer alıyoruz. Antropolog Tayfun Atay’ın, çevre aktivisti Cemil Aksu’nun, bölgenin korunmasında mücadele veren avukatlar Ümit Altaş ve Barış Yıldırım’ın konuşmacı olduğu ekoloji konferansı örneğin, oldukça verimli geçiyor. Bölgenin eşsiz flora ve faunasına dair bilgimiz artıyor, açılmak istenen madenlere, HES’lere karşı verilen mücadeleye birinci elden tanık oluyoruz. Yöre halkı için oradaki ağaçların herhangi bir ağaç, taşların herhangi bir taş, suyun alelade bir su kaynağı olmadığını, diğer pek çok kadim kültürdeki gibi kutsiyet taşıdığını, kendilerini tüm doğanın bir parçası gördüklerini öğreniyoruz. Köylerin insansızlaştırılması, tarım ve hayvancılığın girdiği çıkmaz, olmazsa olmazımız anadilin, bölgede yaygın olan Zazacanın bu çevresel faktörlerle birlikte kaybolma tehlikesi altında olduğunu bilmek içimizi acıtıyor.
Olumlu gelişmeler de var: Doğduğu topraklara dönüp üretimine başladığı, Jil adını verdiği doğal temizlik ürünleriyle yaşamını yeniden kurguladı Semra Yeşil. Mis kokulu sabunlarının methini İstanbul’dan duyduğumuz arkadaşımızla buluşup hasret gideriyoruz.
Tüm Türkiye’ye üretimiyle, örgütlenmesiyle örnek olan Ovacık’tan geçerken heyecanımız artıyor. Bir gün önceki konferansta kooperatifin mimarlarından Komünist Başkan’la tanışmak, kısa da olsa sohbet etmek, “Biz de benzeri birliktelikleri niçin oluşturmayalım” düşüncemizi pekiştiriyor.
Pülümür’deki Pir Sultan Abdal Dergâhı’nda Erdal Erzincan’ı öğrencileriyle birlikte dinlerken Alevi kültürüne ilişkin de bilgileniyoruz. Köyde ikram edilen aşure, Anadolu’daki pek çok halkı temsil eden çalıştay katılımcılarının renkliliğini yansıtıyor adeta… Pülümür Vadisi’nde yol alırken bölgenin endemik bitkilerine, tarıma dair onlarca sorumuzu sabırla cevaplayan Deniz Yusuf’un bir sürprizi var: Çerkes meslektaşı Samsunlu Serap’ı bizimle tanıştırıyor. Bir yandan farklı bir kültürde yaşamanın artı ve eksilerine dair sohbet edip bir yandan da İstanbul’daki Dersimli arkadaşların “Sadece evlerde yapılır, restoranda bulmazsın, ama yemeden dönme” diye tembihledikleri “şır”ı (zerfet ya da babuko da deniyor) kaşıklıyoruz. Yanımızdaki Jıneps gazetesini ulaştırıyoruz kendisine, “belki özlemini gidermede yardımcı olur” diyerek…
1938’de yaşanan katliamı hatırlatmak için hazırlanan Bellek Evi’nde gördüğümüz, dağılan ailelere, zorunlu göçlere dair fotoğraflara bir gün sonra eşsiz Munzur Vadisi boyunca yaptığımız yolculukta bölgeye her açıdan hâkim arkadaşımız Cemal Taş’ın anlattıkları da eklenince günün sonunda omuzlarımızdaki ağırlık birkaç kat artmış halde dönüyoruz Pertek’teki otelimize.
“Niye oteldesiniz, annem merkezde yalnız kalıyor koca evde” diye yazıyor Londra’da yaşayan Sakine Dönmez. “Üç aydır ordaydım, niye o zaman gelmediniz” diye sitem ediyor Dersimli arkadaşımız Erdoğan Zamur ve “Annemle tanışın” diye ekliyor. Tanışmaz mıyız, üstelik sanki 50 yıldır tanışıkmışız gibi geçiyor tüm aileyle sohbet. Artık köylerde bile hazır yoğurt tüketilmesinden, alıştığımız kolaycılıktan girip tarım ve hayvancılıktaki sorunlara uzanıyoruz. “Toprak da rüşvete alıştı; gübresiz, ilaçsız ürün vermiyor artık!” tespiti günün sözü oluyor bizim için. Yıllardır yediğimiz en lezzetli dut pestiliyle kendi yetiştirdikleri bademleri ikram ediyorlar, bitiremediklerimizden yaptıkları paket de çantamızda…
Döneceğimiz gün savaşın çıkmak üzere olduğunu öğreniyoruz. Eski adıyla Şorgu, bugünkü Camii Kebir Köyü’nde gördüğümüz 200 yıllık dut ve ceviz ağaçlarının olduğu o hüzünlü bahçede, o ağaçlardan birinin kovuğuna mı sığınsak diyoruz. Tüm kadim kültürleri kucaklasa, kollasa, saklasa…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here