Kırklar Dağı’nın ardı… (1. Bölüm)

0
166

Hayatta tesadüflere inanırım. Bir konferans için gittiğim Ardahan dönüşü Kars havaalanında, bir masa etrafında bir grup akademisyen sohbet ederken içlerinden biri bana “Çerkes misiniz?” diye sormuştu. Neris Hoca’yla böyle tanıştık. Heykel sanatçısı olduğundan ve eserlerinden haberim yoktu. Bu vesileyle hem onunla hem de eserleriyle tanışmış oldum.

Görselliğin, tekniğin olanaklarıyla bu derece öne çıkmasına rağmen heykel sanatının popüler dünyada yeri oldukça sınırlı. İstedik ki bir dizi şeklinde Çerkes kadın heykel sanatçılarıyla görüşelim ve sizlere onların eserlerinden bahsedelim.

Bu sayıda Noguç Hanife Neris Yüksel ile konuştuk. Bu olağanüstü koşullarda bizleri kırmayıp röportaj teklifimizi kabul ettiği için kendisine çok teşekkür ediyoruz. Diziye gelecek ay Maze Sürer ile devam edeceğiz.

-Neris Hocam bize kendiniz, çalışmalarınız hakkında bilgi verir misiniz? Nasıl oldu da heykel sanatını seçtiniz?
-Çocukluğum köyde geçti. Annem Samsun doğumlu, babam ise Çorum, Mecitözü ilçesinden. Anne tarafı da baba tarafı da Çerkes… 1864 Çarlık Rusyası soykırımı sonrasında farklı zamanlarda Türkiye’ye gelmişler. Çorum’daki çocukluğum olağanüstü güzeldi. Toprağa adanmış yaşamlar arasında ait olduğum kültürün içinde yaşamanın verdiği huzur, güven ve neşe… Hepsi iç içeydi.

Çekirdek aile ve yaşamın zorunluluklarıyla geçen süreç içerisinde biçimlendirme yani heykel, işte tam o zaman aralığında hayatımın içerisine girdi. Tabii o zaman bunun heykel ya da sanat adına bir tanımı yok çocuk zihnimde. Kendi oyun alanını ve oyuncağını yapmanın verdiği keyifli bir süreçti yaşanılan. Var olanı sana uygun biçimde değiştirme dönüştürme çabası, şüphesiz büyük bir çoğalmaydı benim için. Sanırım sonraki sanatsal faaliyetlerimin temeli üzerinde bunun etkisi olmuştur. Belki de beni sanata yönelten bu yokluğun ve yoksunluğun telafi edilmeye çalışılmasıydı.

Bunun yanı sıra farklı olduğumu bana ilk hissettiren ilk kişi, Avrupa’da eğitim almış ve sonrasında köye yerleşmiş, o coğrafya için öteki ve farklı olan Orhan Alparslan’ın zihnime kazınan şu cümlesidir: “Sen Kırklar Dağı’nın arkasına gitmeli ve görmelisin.” Bu söylem tam olarak karşılığını İngiltere, İtalya ve diğer Avrupa ülkelerinde geçirdiğim yıllarda bulmuştur. Dağın arkasındakini bilme merakı esasında beni yola düşüren ve hâlâ da dağları, tepeleri aşmamı sağlayan bu arayıştır.

“Yapıtlarım doğduğum toprakların izlerini taşır”

-Çalışmalarınızın eksenini ne oluşturuyor? Bunları tek tek ayıklamak zor elbette ama merak ettiğim, hiç bu konuda bilgisi olmayanlar için Hocam, çalışma sürecini anlatır mısınız?
-Yapıtlarım doğduğum toprakların izlerini taşır. Kavruk bir Anadolu köyünün yerinden yurdundan edilmiş insanları, evleri, tozlu yolları, muhteşem doğasının yanı sıra uçsuz bucaksız ormanları genelde ana kaynağım olmuştur. Çocukluğum hep merakla geçti. Çevremi, taşı, toprağı, havayı ve insanı inceleyerek, notlar alıp çok iyi bir gözlem yapmaya çalıştım, hâlâ da aynı şekilde davranıyorum. Dolayısıyla etrafımdan etkilenmemek mümkün değildi. Çocukluğumda dülgerlik yapan ustayı izleme ve taş duvar ören ustalarının yanında olmak, bugünkü sanatsal meselelerimi, anlatı dilimi ve malzeme seçimimi büyük oranda etkilemiştir.

Çalışmalarım bana göre zamanlar arası gidip geri dönmeleri anlatan bir dile sahiptir. Özgür düşünce ve yaratım sürecini olmazsa olmaz bir koşul olarak benimserken yapıtlar yoluyla kendi dünyamı yeniden kurup izleyiciyi dahil etmek benim için vazgeçilmezdir.

Her türlü malzeme, eğer amacıma hizmet ediyorsa kullandığım aracıya dönüşebilir. Bu malzemeleri bazen oldukları gibi bırakarak aralarında ilişki kurar, bazen de bu nesnelere-malzemelere müdahalelerde bulunarak onları dönüştürürüm. Nesnelerin anlamları kadar formları da çok önemlidir. Farklı nesnelerin formları arasındaki ilişkileri düzenleyerek, aralarında kontrastlar ya da tekrarlar yaratarak doğadaki matematiksel ritimler gibi formlar ortaya koymaya çalışıyorum. Yani, anlatı için seçtiğim her malzemenin ruhu kadar matematiği de önemlidir. Edebiyatın hayatımdaki vazgeçilmezliği heykeldeki matematikle şiiri birleştiren işler olarak ortaya çıkar. Çalışmalarda malzemenin doğasındaki imkânsızı mümkün kılarcasına, sessiz bir müziğin imgelerini oluşturma çabası zamanla, mekânla, kalıcılık-gelip geçicilikle kurduğu ilişkiler üzerine temellendirilir.

Sanatsal bilgiyle dünyaya baktığınızda, sadece yapmakla değil, anlamakla ilgili de bir pratiğin içine giriyorsunuz. Oysa pratik hayatta bir yontucu, “yapan” biri olarak sanatsal bilgimi anlamak ve yapmak için kullanmayı tercih ediyorum. Hayatı bu bilgiye dayanarak anlamak yeni kapılar açıyor kuşkusuz. Anlamayıp yapan biri olmaktan çekindiğim için belki de…

Bugün bana göre sanatçıların birçoğu anlamadan yapan, anlarmış gibi davranan kötü filozoflar gibi… Sonuçta sabun köpüğüne dönen anlık parlamalar sonrasında da yitip gidiyorlar maalesef. Popülerlik ve piyasa denilen ortama hizmet etme anlayışı “tasarımcı- sanatçı olarak sanat pazarlanmasında” önemli bir unsur olarak görev yapıyor. Oysa biraz önce de belirttiğim gibi “öz”dekinin ve meselenin samimiyetle yansıtılmaması miskince bir fantezi ve hayal kırıklığına götürüyor insanı. Yaşam felsefesi olmayan insanların yaşam tarzı olamaması gibi yapıtın da felsefesinin olmaması doğal olarak tarzının oluşmamasına neden oluyor.

-Türkiyeli bir heykel sanatçısı olarak kadınların işi daha mı zor? Camille Claudel yerine Rodin’i daha çok biliyoruz mesela. Hâlâ böyle mi?
-Sanatta kadının varlığının yüz yıllar boyu geri planda olduğu aşikâr. Bu cinsiyetçi ayrım ile yüzleşmeyi ortaya çıkaran, Linda Nochlin’in 1971’de Art News’de yayımlanan “Neden Hiç Büyük Kadın Sanatçı Yok?” makalesidir. Bu makale beyaz Batılı erkeğin bakış açısından sanatın ele alınışını sorgulamaktadır. Oysaki sanat tarihi sadece cinsiyetçi bir ayrımda bulunmuyordu, aynı zamanda kafatasçı, sınıfsal ve merkeziyetçi bir tavır içerisindeydi. Türkiye’de sanat yapan kadınlar için de başlangıcından beri aynıdır. Yalnız son dönemlerde eleştirmen ve sanat tarihçilerinin geleneksel sanat tarihi üzerindeki incelemeleri, kadın sanatçıların üretiminin görmezlikten gelinmesi sürecini ciddi anlamda kesintiye uğratmıştır. Aradan geçen yıllar içinde sanat tarihi kitaplarının yeni basımlarında kadınlara da yer verilmeye başladı; unutulmuş, gözden kaçmış, çeşitli nedenlerle hiç önemsenmemiş kadın sanatçılarla ilgili monografik çalışmalar yapıldı. Deha, ustalık, yetenek gibi kavramların erkekler tarafından erkekler için belirlenmiş olduğuna inanan sanat tarihçisi ve eleştirmenlerin, akademi, müze, sanat tarihi gibi belirleyici kurumların kadın sanatçıyı sürekli dışlayan sistematiğini belli bir sorgulamaya tabi tutması, tarihin akışını bir ölçüde dönüştürmüştür.

“Günümüz sanatçıları arasında çok güçlü isimlerin çoğunluğunu kadınlar oluşturuyor”

Bu noktada Ahu Antmen’in de belirttiği gibi günümüz sanatçıları arasında çok güçlü isimlerin çoğunluğunu kadınlar oluşturuyor. Müze koleksiyonlarında ve özel koleksiyonlarda da kadın sanatçıların işlerine sıklıkla rastlıyoruz. Oysaki Gwen John’u sadece Augustus John’un kız kardeşi olarak, Camille Claudel’i Rodin’in sevgilisi olarak, Frida’yı ise Diego ile yaşadığı fırtınalı ilişki sayesinde tanımıştık. Jackson Pollock’la evli olan Lee Krasner’in hikâyesi ise bu duruma verilebilecek iyi örneklerden bir diğeri. Pollock’un gölgesinde kalmış olan Lee Krasner’ın hocası ve eleştirmen Hans Hofmann, onun işleri için “O kadar iyi resimler ki bir kadının yaptığını anlamazsın” demişti.

-Çerkeslerin heykel sanatı ile ilgili çalışmaları hakkında tarihsel bağlamını da düşünerek nasıl ilişkileri olmuş? Sizin örneğin sürgünle ilgili herhangi bir çalışmanız oldu mu?
-Bana göre bugün Çerkes sanatçıların yeri ve rolü, sanatlarının işlevi, yaratıcılıklarında baskın olan temel sanat ilkeleri ve stilleri net olarak bilinmemektedir. Yaşanan sanatsal süreçler hakkında yeterince bilgiye sahip olmamakla birlikte, nüfusu milyonlarla ifade edilen Türkiye Çerkes diasporasında yaşanan sanatsal süreçler de aynı ölçüde bilinmezdir. Türkiyeli Çerkes bir heykeltıraş olarak, etnisiteye dayalı ortak bir Çerkes diaspora sanatından bahsetmenin mümkün olmadığını da düşünüyorum. Sanat icra edenler için başat durum, kökenin yaratıcılık ve stil birliği için temel teşkil etmez. Fakat bir heykeltıraş olarak hem kendi kökenlerinden gelen kültürel ve mitolojik zenginlikleri hem de doğduğu coğrafyanın değerlerini yansıtma gerekliliğine derinden inanıyorum. Sadece Kafkasya özlemini ve hayalini ifade etmeye çalışan işler istemsiz bir hamaseti de devreye sokmaktadır ve bu ifade biçimi sanatçıyı sadece kendi toplumuna dönük ifadeye yöneltmektedir. Diasporada bu ifadenin doğrudan karşılığı ve alıcısı yoktur.

Sürgünün ailem özellikle dedem üzerindeki etkilerini yansıttığım, İngiltere’de “Three Apples Fell From Heaven” ve Azerbaycan’da “Dışarda” adlı açtığım iki sergi var.

“Kamuya açık heykeller politik eylemlerdir”

-Heykel sanatı siyasal karakteri de olan bir şey. Örneğin tarih boyunca sömürgelerde sömürge askerlerinin heykelleri dikilmiş. Buna tepki olarak da George Floyd eylemleri sırasında Kolomb heykelleri yıkılmıştı tek tek. Yıkılan heykellerin yerine de protesto eylemlerine katılan siyahi bir kadın heykeli dikilmişti. Bu heykel savaşları hakkında ne dersiniz?

-Sanat ve siyaset arasında, özellikle çeşitli sanat türleri ve iktidar arasında güçlü bir ilişki, tarihsel çağlar ve kültürler arasında gerçekleşir. Sanat, eşzamanlı olaylara ve siyasete tepki verirken hem siyasal hem de toplumsal boyutlar kazanır, kendileri de bir tartışma odağı ve hatta hem siyasal hem de toplumsal değişimin bir gücü haline gelir.

Edward Colston’un “Tarihi silemezsin. Yani heykeli yıkıp suya atarak ‘Bu artık şimdi yok’ diyemezsin” söyleminde olduğu gibi heykelleri yıkma ve yok etme, tarihi silmenin korkunç bir yoludur. Hiçbir fiziksel yok etme hafızayı tamamen silemez. Musa bile, Tanrı’nın yazılı onayıyla, Altın Buzağı’yı unutmamızı sağlayamamıştır. Tarihin her döneminde erkler, imgelerinin yok edilmesini emrederek seleflerinin hafızasını silmeye çalışmıştır. Anıtların tarihle bir bağlantısı varsa, nedeni onu yansıtmaya değil şekillendirmeye çalıştıkları içindir. Onlardan tarihi öğrenebileceğine inanmak, bir yargıcın yalnızca savunmanın ifadesini dinlemeyi seçmesi gibidir. Kamuya açık heykeller politik eylemlerdir; siyaset değiştiğinde heykeller de değişir.

-Heykel savaşları başka bir bağlamda burada da olmuştu. Mehmet Aksoy’un “İnsanlık Anıtı” yıkılmıştı sanıyorum. Başka örnekler de olmalı. Türkiyeli heykel sanatçılarının işi pek de kolay değil. Bu topraklarda tarihsel bağlamıyla düşünüldüğünde heykel sanatının nasıl bir seyri olmuş?
-Türkiye’de sanat başından bu yana Batı’yla benzemeyen yönlerde gelişmiştir. Asya kökenlerinden nelerin günümüze taşınıp taşınamadığı konusu bir yana, Selçuklu’dan bile hangi mirasın alındığı kuşku götürür bir konudur. Zira Türkiye’de sanatın tarihsel devamlılığı tartışmalı bir konudur. Eski geçmiş olarak Asya’dan günümüze devamlılıktan çok, kesinti ve kopuş dönemlerinden söz edilebilir. Sözgelimi, İslamiyet’in kabulüyle yaşanan kopuş, Anadolu Selçuklularının tasfiyesi ve Osmanlı’nın egemenliğiyle yaşanan kopuş, sonrasında Tanzimat’la başlayan Batı’ya yöneliş ve nihayet Cumhuriyet’le yaşanan kopuş. Türkiye açısından tüm bu dönemler aynı zamanda sanatsal serüvenin farklı biçimler aldığı kırılma noktaları olarak da değerlendirilmelidir.

Türkiye’de 1923’te başlayan süreç ve bu sürecin ayrılmaz parçalarından biri olarak görülen sanat çok özel bir gelişim çizgisi izler. Cumhuriyet modernleşme çabaları içerisinde sanata Batılı toplumlar benzeri bir yaklaşım sergiler, sanatı bir yanıyla ulus yaratmanın, ulusu eğitmenin bir enstrümanı gibi ele alırken, öte yandan da müzeler aracılığıyla ulusun görsel belleğini oluşturmaya yönelir. Yüzlerce yıl sonra heykel Anadolu topraklarına yeniden Cumhuriyet’le birlikte ayak basar. 1923-1940 arası dönem aksamalar ve kesintilere karşın, sanatın Batı’dan birkaç yüzyıl sonra da olsa, himaye edilerek geliştirilmeye çalışıldığı bir dönem olmuştur. Bu dönemde sanat, siyasal otorite tarafından çağdaş bir ulus yaratma projesinin ayrılmaz parçası olarak görülmüştür. Mustafa Kemal Atatürk’ün “Sanatsız kalan bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş demektir” sözü sanatı toplumsal yaşamın neresinde konumlandırdığını çok net gösterir.

-Hocam, önümüzdeki dönem için planlarınız neler? Yakında sergi var mı?
-Benim gelecek planlarımı öncelikli olarak şekillendiren eğitimci kimliğimdir. Günümüzde küreselleşmenin de etkisiyle, kitle iletişim araçları gençleri baskın kültürün değerleri, ürünleri ve imgelerine maruz bırakırken, özellikle bireysel bir kimlik duygusu geliştirme sürecinde olan gençler için sanat, bana göre kendilerini tanıyıp özgün yanlarını keşfedebilmelerine, kendi seslerini duyurmalarına olanak sağlayacak en önemli alanlardan biridir. Bu bağlamda özellikle de sanat eğitimi verdiğim gençlerin kendilerine verilen yaratma özgürlüğünü daha büyük bir sorumluluk bilinciyle ve daha verimli kullanmaya, kararlılık ve gayret göstermeye teşvik etmesini sağlama yatmaktadır. Sosyal ve ekonomik problemler sanat yoluyla odağa alındığında, gençlerin içinde yaşamak istedikleri çevreyi daha iyi düşünmeleri ve toplumsal sorumluluk duygularının artmasını da mümkün kılmakta ve kılacağına inanıyorum. Üzerinde çalıştığım önceki sergilerin devamı niteliğinde olan bir dizi heykelim var lakin yaşamakta olduğumuz salgın süreci bunları sunmamı bir süre ertelememe neden oldu.

***

Hanife Neris Yüksel

Akdeniz Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Heykel bölümünde öğretim üyesidir. Turgut Pura Vakfı 26. Heykel Yarışması İkincilik Ödülü, Turgut Pura Vakfı Naci Artun Heykel Yarışması Özel Ödülü sahibidir. “Sırça Saray”, “Yerine Git”, “Three Apple Fell From Heaven”, “Görülmüştür” gibi kişisel sergilerinin yanı sıra “21 Mart Hoşgeldin Nevruz”, “Hafıza ve Hatıra – Momento and Memory”, “15. Geleneksel Cumhuriyet Sergisi” karma sergilerinde eserleri yer almıştır.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here