Tsey Rengin Yurdakul’la Sohbet – Haziran 2021

0
121

Vakıf yılları

1993 yılında resmi olarak göreve başladığım zaman vakfın pek çok işine vâkıftım ama bürokratik işlerden haberim yoktu tabii. Rahmetli Halit Tultay, “Sen her şeyi biliyorsun, gerekirse telefon eder sorarsın” diye anahtarları verdi ve gitti. Hastaydı zaten ve şimdi anlıyorum ki bu kadar keskin bir ayrılma yapmasa idi o da asla bırakamazdı. Evet, kurucuları, yönetim kurulu, arkadaşları ve meslektaşları vardı ama vakıftaki her bir sayfa, her bir eşya onun elinden geçmişti. Kurduğu disiplin sayesinde o günlere kadar kalabilmişti ayakta.

Eğer o olmazsa idi vakfı bilmezdik, belki ilgilenmezdik bile. Bizi toparlayan ve vakfa bağlayan rahmetli Halit Tultay’dı. Aradan epey bir zaman geçmiş ve Ankara’dan çok değerli bir büyüğüm sormuştu “Halit Bey nasıl bir kişi” diye. “Yani nasıl anlatsam bilmem ki” falan dedikten sonra, “Öncelikle Çeçen, sonra asker, sonra emekli albay ve de 70 yaşında” deyince çok gülmüş, “Bundan daha iyi anlatamazdın” demişti. Evet, iyi bir Çeçendi, iyi bir Türkiyeli, yani dürüst bir vatandaş ve hem asker hem de dağlı olmanın getirdiği ciddi bir disiplin sahibiydi. Allah rahmet eylesin.

Evet, dolapların içinde neler var, gelene gidene nasıl davranacağım ve benzer şeyleri biliyordum ama bürokrasiyi bilmiyor ve de hiç hoşlanmıyordum. Hele hele muhasebe, ön muhasebe bile olsa hiç anlamadığım ve de hiç sevmediğim bir şeydi. Ve en kötüsü, bana acımadan, arkasına bile bakmadan bütün bu yükü bırakan Halit Amca’ya da dönüp sormak istemiyordum. Açıkçası bozulmuştum biraz. İlk olarak bütün eski yazışmaları karıştırıp rutin nerelere neler yazıldığını öğrenmeye çalıştım. Sıkı denetlemeler oluyordu ve de yanlış yapar, vakfa zarar veririm diye çok korkuyordum.

O zamanlar çok gelen giden olmuyordu, dolayısı ile vaktim çoktu, karıştırılacak her yeri karıştırdım. Soğuk hava deposu olarak yapılmış bölümde bir yığın harita ve Kafkasya’dan gelmiş afişler buldum. Haritaların çoğu 1800’lü yıllarda yapılanların baskılarıydı. Çoğunluk Arapça, Rusça ve Almanca Kafkasya haritaları idi. Anadilimi bilmesem de biraz Kiril okuyabiliyordum ve dolayısı ile ülke, şehir ve kişi isimlerini ve uluslararası kelimeleri de anlıyordum. Bu kadar okumanın dahi çok faydasını gördüm. Haritalar katlı olduğu yerlerden kıvrılmış, biraz dökülmüş ve en kötüsü rutubetlenmişti. Süleymaniye Kütüphanesi’ne gidip “Böyle böyle ciddi bir arşivimiz var, bunların restorasyonu ve korunması nasıl olabilir, yardımcı olabilir misiniz” dedim. “Gelir bakarız” dediler. Restorasyon işi de yapan bir sanatçımıza danıştım, o da “Gelip görmem lazım” dedi ve sonunda kimseler ilgilenmedi.

Vakfa, küçücük DOS sistemi yüklenmiş bir bilgisayar bağışlanmıştı ve ben bilgisayardan hiç anlamıyordum. Bir taraftan da vakfın bitişiğinde bulunan Halk Eğitim Merkezi’nde bilgisayar kursları vardı, oraya da devam ediyordum. Sonra haritaları tersinden mulaj kâğıtları arasına koyarak ve bütün kıvrılmış yerlerini açarak ütüledim. Kat yerlerini kâğıt bantlarla destekledim ve yönetim kurulunun onayı ile asetat kaplattım. Sadece çok büyük ebatta olanlar makinelere sığmadığı için kaldı. Afişleri de aynı şekilde yaptırdık.

O ara Nart Şafak (çok da becerikli bir gençti) çok yardım etmişti. Hatta o afişlerle İKKD’nin peş peşe düzenlediği Kitap Günleri’nde de sergi düzenlemiştik. Kitapları düzenlemek için çalıştığım yıllarda ise yine genç arkadaşların çok yardımını gördüm. O yıllarda daha Kafkasya Forumu kurulmamıştı ama başta Hıraça Alper Kahraman arkadaşlarını da getirmiş ve çok yardım etmişlerdi. Hepsine çok teşekkür ediyorum.

Çoğunluğu bağış yolu ile gelen kitaplar farklı konular içeriyordu. Çok fazla dini kitap vardı. Bir müddet sonra kitaplar raflara sığmamaya başlayınca sadece edebiyat, dil, coğrafya, Osmanlı ve Cumhuriyet tarihi, tabii ki Kafkasya ve dünya tarihlerini ayırarak özel bir kitaplık oluşturduk. Dini kitapları ise listeleyerek özel kutulara yerleştirdik ve depoladık. Tabii bütün bunlarla sadece ben ilgilendiğim için bir süre sonra her şeyin yeri tekrar karışıyordu. Öte yandan ödev yapmak için gelen öğrenciler konularına göre işlerine yarayacağını düşünerek çıkardığım kitapları kaldırmamamı, tekrar geleceklerini söylüyor ve sonra da bir daha gelmiyorlardı. Son yıllarda ise kitapların kapaklarının, telefonları ile resmini çekiyor, içlerine hiç bakmadan gidiyorlar. Yani epey bir zamandır ödevler, tezler böyle yapılıyor ne yazık ki. Bazen de birileri öğrenci gibi kontrole geliyorlar. Onlar çıkardığım kitaplara bakmıyor bile, “Bunlar dursun, tekrar geleceğiz” diyorlar ve gidiyorlar. Bazılarının arkasından bir yerlere böcek vs. koydular mı acaba diye sağı solu aradığım da çok olmuştu mesela. Ama bu arada yurtiçinden ve yurtdışından ciddi akademisyenler de araştırmaları için geldiler ve elimden geldiği ve bilgimin yettiğince yardımcı olmaya çalıştım. Bu arada tabii ki dolandırıcılar da eksik olmuyordu. Özellikle oğlum Amerika’da iken akşam eve geç gidiyordum. İşte o saatler biraz riskli saatlerdi. Ofis ise hanın en üst katında olduğu için kimsenin gelen gidenden haberi olmuyordu tabii. O zamanlar korkmak aklıma gelmiyordu, şimdi ise kendime hayret ediyorum o saatlerde nasıl durdum orada diye. Aslında pek çok anım var bu konularda ama bana ayrılan bölümü çok hoyratça harcamak da istemiyorum.

O yıllardan bu yana rutin devam ettiğimiz kahvaltılarımız, gündüz muntazam olarak düzenlediğimiz kadın toplantılarımız, çok başarılı olduğumuz Habitat II organizasyonu, İKKD, Kafkas Vakfı ile ortak katıldığımız Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT) konferansında tebliğ sunmak, dosya dağıtmak, şahsen tek başıma hazırlanıp katıldığım Helsinki Yurttaşlar Birliği’nin Yıldız Üniversitesi’nde düzenlediği toplantılar, vakıfta düzenlenen fotoğraf sergisi, gravür sergisi gibi… Bu organizasyonların çoğunda da ilginç olaylar yaşamıştık katılımcı arkadaşlarımla. Ama onları yazmak çok fazla yer alacak.

Bir STK çalışanı olmanın aslında o kurumun her sorununu bilmek, o sorunu göğüsleyebilmeyi ve mensubu olduğunuz camianın artı ve eksilerini de iyi bilmenizi gerektiriyor. Benim avantajım çocukluğumdan bu yana toplumun içinde ve çevremi iyi tanıyor olmamdı. Bu durum hem benim için hem de çevrenin vakfa yaklaşımı için avantaj olmuştu sanırım.

Sevgili Birgül şöyle bir soru sormuştu bana; siyaset yapmalı mıyız diye. Evet, her ne kadar “STK’lar siyaset yapmamalıdır” dense de bir politikamız olmalı. Aslında bir “Çerkes El Sanatları” projesi bile siyaset değil midir? Yani bir gidebilirsek eğer hem anavatanda hem diasporada geçerli olabilecek amacımız, hedefimiz, projelerimiz olmalı. En azından bir araya gelip VAR OLMA için fikirler, projeler üretebilmeliyiz. Bu hedefler doğrultusunda siyaseti de ister istemez yapmak zorunda olacaksınız zaten. Amma siyaset yapmaya aday bir kişinin BM’nin Soykırım Beyannamesi’nden mutlaka haberi olmalı mesela. Bir araştırmacının “Çerkesler kızlarını Osmanlı’ya vermeye o kadar hevesliydiler ki daha bebeklikten itibaren saraya gideceksin diye ninniler bile söylerlerdi” tezine ağzı dolu dolu “Bana dünyada, içinde saraya gitmek, prenses olmak geçmeyen bir ninni gösterin” diyebilmeli. “Çerkesler kızlarını köle olarak sattılar” diyenlere “Saraya çeşitli yöntemlerle gelen bütün diğer halkların, milletlerin kızları cariye diye anılıyor da neden Çerkes kızlarına köle diyorsunuz” diyebilmeli (bana göre hiç de birbirinden farklı değil ama). Ethem’in Ankara’ya çektiği telgrafta sadece “…Meclis’in önünde asacağım” yazmadığını, milletvekillerinin o sıralar en önemli uğraşı olan maaşları arttırmayla ilgili yazdıklarını da bilmeli. Bir dönem Abdüllatif Şener milletvekili iken vekil maaşlarına yapılacak zamlarla ilgili görüşüne, gazetelerin “2. Çerkes Ethem Olayı” diye başlık attıklarını da bilmeli.

Birileri bu görüşlerimi çok tehlikeli falan gibi algılayabilir. Ama hayır, aslında demek istediğim, günümüz deyişi ile duruşumuz olmalı. “Ya Rabbim çok şükür hiçbir sıkıntımız yok bizim” deme lüksümüz yok. Çünkü geride bıraktığımız, “Dünyanın Çivisi” denilen dağlarımız için, “Dünyadaki Cennet” diye tanınan topraklarımız için, o cam gibi başınızın üstünde sizi saran sarmalayan dingin masmavi gökyüzü için ve o topraklarda kanlarını döken atalarımız için böyle bir lüksümüz yok.

Bir anekdotla bitireyim yazımı. 1992 yılında rahmetli Mümtaz Demiröz’ün bir organizasyonu ile Abhazya’ya gittik. İlk gidişimdi. Bir gün yolcu helikopteri ile dağları görmek için 2.000 veya 2.300 m irtifaya çıktık. Camdan aşağıya baktığımda, ağaçların ve kayaların arasından doludizgin, zırhlı, çerkeskalı atlılar iniyorlardı. Olamaz, dedim ve tekrar baktım. Akınlar devam ediyordu. “Benim insanlarım böyle ölüme gittiler” diye ağlamaya başladım, gördüklerimin sadece halüsinasyon olduğunu biliyor ama ne zaman dışarıya baksam aynı sahneyi görüyordum. İşte beynimizde, kalplerimizde, damarlarımızda, bir yerlerimizde hâlâ bu denli canlı yaşayan geçmişimize hürmeten böyle bir lüksümüz yok.

İronik olan ise, ağladığımı görünce bizi gezdiren ailenin “Aaa Adigey’e yaklaştık da onun için ağlıyorsun, değil mi?” demesiydi. Oysa bütün dağlılar benim insanım, bütün o dağlar ve ötesi benim vatanımdı.

 

İstanbul. 16.05.2021

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here