Seslerin izinde zamana yolculuk…

0
537

Erciyes Üniversitesi Öğretim Üyesi Dr. Madina Pashtova ile geçen eylül ayında gerçekleştirdikleri, “En ilginç çalışmalarımdan biriydi” diye nitelediği lehçebilim ağırlıklı saha çalışmasını konuştuk.


-Madina, okurlarımız için kendinizi tanıtıp Kayseri Üniversitesi’ndeki çalışma alanınızdan söz eder misiniz?

-Erciyes Üniversitesi’nde (Kayseri) 2018 yılından beri Çerkes Dili ve Kültürü Bölümü’nde çalışıyorum. Çerkes Kültür Bilimi, Çerkes Folkloru, Çerkes Dili Lehçeleri de dahil olmak üzere farklı alanlarda ders veriyorum.

Bölümümüzün uzun bir geçmişi yok ve bununla ilgili bazı zorluklarla karşılaşıyoruz. Örneğin, öğrencilerin genel eğitim ve dil seviyeleri aynı değil. Dil, kültür, folklor, tarih gibi alanlarda bilgi sahibi, bunlara her zaman ilgi duymuş ancak 30 ya da 20 yıl önce malum şartlar nedeniyle üniversitede bu bilgileri alamamış kişiler bize geliyor. Bazıları Çerkesçede kendi lehçesine çok hâkim, Kiril alfabesini öğrenmiş, Çerkes tarihi ve kültürü alanında bilgi birikimine sahip. Onların ilgisi genellikle mesleki kariyerleriyle bağlantılı değil ve dili sıfırdan öğrenmeye gelen öğrencilerin ilgilerinden biraz ayrılıyor. Hocalar aynı derste farklı bilgi kategorilerinin öğretimini birleştirmeye, ilkokul seviyesiyle (alfabeyi ve sesleri öğrenme) akademik düşünme ve karmaşık metinleri çözümleme becerilerini tek bir programa yerleştirmeye çalışıyorlar. Bölümümüzün geleceği birçok bakımdan hem Türkiye’deki üniversite eğitim sistemine hem de hocaların çalışma kalitesine, öğrencilerin uzmanlık alanlarına karşı tutumlarına ve diasporada Çerkes dilinin kaderi için duydukları sorumluluğa bağlı.

 

-2023 Eylül ayında bir saha çalışması yaptığınızı biliyoruz. Araştırmanın kapsamı neydi? Ekip kimlerden oluştu, çalışma alanları nedir, biraz söz eder misiniz?

-Bu, en ilginç saha çalışmalarımdan biriydi. Daha önce ağırlıklı olarak folklor ve etnografya alanlarında çalışmalar yapmıştım. Bu kez dilbilim, daha doğrusu lehçebilim ağırlıktaydı. Araştırma konusunun unsurlarını bulmak biraz daha kolaydı. Diğer yandan halkbilimci olarak fonetik ve lehçebilim alanındaki temel bilgilerimi güncellemem gerekti.

Bu araştırma gezisinin bahsedilmesi gereken küçük bir arka planı var. 2017 yılında Maykop’ta halkbilimci “Mihail Mijayev Anısına İkinci Okumalar” adlı bir konferans düzenledik ve bu konferansta Nalçik’ten genç ve bağımsız bir uzman olan Elberd Bifov iki sunum yaptı. Sunumlardan biri Çerkesçenin Ubıh lehçesinin varlığı ve tanımlanması konusundaydı. Sunumun temel tezi Avrupalı bilim insanlarının daha önceki çalışmalarının yanı sıra Elberd tarafından internette bulunan birkaç amatör ses kaydına dayanıyordu. Bunlar Göksun Büyükçamurlu Köyü’nden Hayrullah Yaman’a (Duğ) ait kayıtlardı. Materyal elbette azdı, ama Elberd’in dilbilimsel önsezisi onu hayal kırıklığına uğratmadı. Ubıhların tarihi vatanlarından sürülmeden çok önce kendi anadilleri Ubıhçaya paralel olarak kullandıkları özel bir lehçenin varlığı hipotezini pratikte test etme fırsatı bu sonbaharda ortaya çıktı.

Moskova’da yaşayan hemşerimiz Murat Sohov bana ulaştı ve Ubıhlarınki de dahil olmak üzere Türkiye’deki Çerkes diasporasının yaşayan sözlü konuşma biçimlerinin (lehçe ve ağızların) incelenmesi için yapılacak bir araştırma gezisini finanse etmeyi teklif etti. Murat’ın diş hekimi olduğunu da burada belirtmek isterim. Ama anadiline ve kültürüne duyulan bu ilgi bizleri, beşeri bilimler alanında çalışan uzmanları da motive edebilir. Murat Sohov, kayıtlarını öğrencilerime ders materyali olarak sık sık tavsiye ettiğim bir web sitesi ve bir YouTube kanalı (Carbatay) oluşturdu. Elberd Bifov’u Türkiye’ye davet etmeyi önerdim. Kısa ama çok verimli bir araştırma gezisi oldu, tüm katılanları da büyük ölçüde tatmin etti. “Tüm katılanlar” derken, öncelikle bize yardımcı olanları ve organizatörlerimizi kastediyorum. Ne de olsa, Çerkesler arasında saha araştırmasının özelliklerinden biri ve başarısının anahtarı o bölgeden iyi bir heğareydir (yakın tanıdık, dost). (Şaka yollu tekrar tekrar söylemekten hoşlandığım gibi, bir araştırma grubunun gerçek lideri akademisyen değil şofördür.) Elbette bu tür araştırma gezileri düzenli olarak, sistemli ve akademik düzeyde yapılmalıdır. Şu anda öğrencilerimle birlikte yapmaya çalıştığım şey de bu.

-Araştırmanın gerçekleştirildiği köy/yerleşim seçimi neye göre yapıldı?

-Yukarıda da belirttiğim gibi, Ubıhların kendi dilleri Ubıhça ile paralel olarak kullandıkları özel bir Çerkes lehçesini konuşanları bulmakla çok ilgileniyorduk. Ubıhçanın hazin akıbetini hepimiz biliyoruz. Hem bilim çevrelerinde hem de günlük hayatta (örneğin sosyal ağlarda) bunun sadece “bozulmuş Çerkesçe”, “bozulmuş Hakuçça” vb. olduğu iddiaları duyulabilir. Konuşanların kendileri de Abzeh lehçesi konuştuklarını söyleyebilirler. Ancak bir dili konuşanların kendi algılamasıyla, lehçe ve ağızların bilimsel sınıflandırma kriterleri farklıdır. Ayrı bir lehçeyi (veya ağzı) belirlemek için öncelikle fonetik (ses) ve sözcük alanında olmak üzere bazı özellikler gereklidir. Hepimizin bildiği gibi bilimsel sınıflandırmada Ubıhça, Abhaz-Abaza ve Çerkes dilleri arasında ara bir konuma sahiptir. Ancak Ubıhlar kendi dillerini kaybetmeden önce, tarihi kaynakların da tanıklık ettiği gibi, Çerkesçenin özel bir lehçesini konuşuyorlardı.

19. yüzyılın ortalarında soykırım ve zorla göç ettirme sonucunda kendilerini Osmanlı İmparatorluğu’nda bulan Ubıhlar farklı bölgelere dağınık olarak yerleştiler. Buralarda diğer Çerkes topluluklarıyla ve Abhazlarla komşuluğa bağlı olarak başka bir lehçeye geçiş yapmış olabilirler, fakat bu durum Ubıh Çerkesçesinin varlığını dışlamaz. Göksun Büyükçamurlu ve Akifiye köylerinin dili bunun bir örneği sayılabilir. Alman bilim insanları Ulrich ve Angelika Landmann 1969, 1971 ve 1975 yıllarında bu köylerde çalıştı ve araştırma metinlerini iki cilt olarak yayımladı.

Göksun’da toplandığımızda potansiyel bilgi kaynağımız, değerli Hayrullah Yaman’ın (Duğ) hayatta ve sağlıklı olduğunu öğrendiğimizde sevinçten havalara uçtuk. Bu lehçenin neredeyse tüm köy tarafından, en azından yaşlı kuşak tarafından konuşulduğunu gördüğümüzde nasıl şaşırdığımızı hayal edin. Dilsel farklılıklarının farkındalar, ki bu da lehçeyi ayırt etmek için önemlidir. Ancak en dikkat çekici ve önemli gözlemlerimizden biri, Elberd’in araştırma gezisinin sonunda Manyas’ta Ubıh Çerkes lehçesini aynı fonetik (ses) ve sözcük özellikleriyle kaydetmiş olmasıydı. Göksun ile Manyas arasındaki mesafe göz önüne alınırsa, bu dil özelliklerinin Türkiye’de Çerkes lehçelerini konuşanlarla komşuluk sonucunda oluşmadığı anlaşılır. Bu özellikler tarihi vatandan “getirilen” eski lehçelerden birinin işaretleriydiler ve hâlâ öyleler. Elbette Ubıh Çerkesçesinde Abzeh (daha doğrusu Eski Abzeh) ve Şapsığ lehçelerinin izleri vardır. Fakat onun kendi ses ve sözlükbirim (lexem) (asıl Ubıhça da dahil olmak üzere) mozayiği vardır ve bu uzmanlar için gayet açıktır. Örneğin, sadece sesler üzerinden konuşursak, Besleney ve Şapsığ lehçeleri arasındaki fark, Büyükçamurlu sakinlerinin konuşmasıyla şu anda Kafkasya’da akademisyenler tarafından tanımlanan Abzeh lehçesi arasındaki farktan daha azdır. Bu arada, diasporadaki Abzeh lehçelerini saptamak ve tanımlamak da aynı derecede önemli bir bilimsel görevdir.

Sorunuza dönecek olursak… Büyükçamurlu ve Manyas’ın Ubıh köylerinin seçimi bu arayışlardan kaynaklandı. Yozgat bölgesinde dilsel açıdan benzersiz iki köyü de ziyaret ettik. Bunlar, Nathuace (Karaelli Köyü) ve Hakuç Şapsığ (Kargalık) köyleriydi. İlkinin adı, az çalışılmış Natuhay ağzı nedeniyle bazı umutlar uyandırdı, ancak her iki köyün dili de, şartlı olarak “Orta Şapsığ” diyebileceğimiz lehçenin tipik fonetik ve leksik (söz varlığı) özelliklerini taşıyordu.

Türkiye’nin Besleney köylerinde Çerkes lehçebilimi için önemli kayıtlar yapmayı başardık. Aynı zamanda Besleney lehçesinin farklı ağızları da karşılaştırma amacıyla kaydedildi. Daha önce dilbilimcilerin de antropologların da ziyaret etmediği Kırşehir’e bağlı Akçakent (Karmızey) Köyü, arkaik olguların yanı sıra seslerin modern dönüşüm süreçlerini de gösteriyor. Merzifon’da, Türkçe Tavşandağ adı altında anılan üç Besleney köyünde (Karmızey, Leudığuey ve Dohkuey) konuşma örnekleri kaydettik. Sakinlerinin telaffuz ettiği şekliyle bu isimlerin orijinal varyantları da ayrı ve ilginç bir konu. Merzifon Besleneylerinin konuşması, fonetik olarak Kafkasya Besleneylerinin konuşmasına daha yakın olmakla birlikte, aynı zamanda Eski Çerkesçenin ses ve diğer biçimleyicilerini de koruyor. Tüm bu fonetik, morfolojik ve sözcüksel olgular bilim tarafından henüz tanımlanmadı.

Göksun’un Kabardey köylerini de ziyaret ettik ve anavatandaki Küçük Kabardey (Gilahsteney) ile benzer birçok dilsel, kültürel ve antropolojik olgu bulduk.

Bu vesileyle yardımcılarımız Berket Gürbüz Yalçınkaya (Akçakent), Tok Seyfi Tokuç (Göksun), Otah Davut Kankanat (Karaelli), Akej Hayrettin Parlak (Merzifon) ve diğerlerine içten teşekkürlerimi sunmak isterim.

-Antropolojide de sosyolojide de saha çalışmalarının taşıdığı zorluklar olduğunu biliyoruz, siz ne tür sorunlar yaşadınız, nasıl çözdünüz?

-Antropolojik saha çalışmalarını sevenler, tekrar tekrar “saha”ya dönmek istediklerinde bir tür psikolojik bağımlılık oluştuğunu anlarlar. Şu ya da bu nedenle saha dışında olmak, zaman ya da imkân gibi nedenlerle araştırma gezilerine çıkma fırsatına sahip olmamak en büyük zorluktur. Bu nedenle, bir araştırma seferi başladığında, getirdiği zorlukların (gündelik, iletişimsel, psikolojik konularda) kolayca üstesinden gelmeye hazır olursunuz. “Saha”yı bir sistem ve yaşayan bir organizma olarak anladığınızda ve bazen tarif edilemez bir durumla karşılaştığınızda bunun da bir araştırma sonucu olduğunu bilmelisiniz. Bu özel bir durumdur; saha incelenmeyi “istemediğinde”, kendini ortaya çıkarmak istemediğinde siz de bunu kabul etmek zorunda kalırsınız. Bu birçok açıdan araştırma konusuna, yöntemlere ve bilgi toplayanın profesyonelliğine bağlıdır. Ancak bir yer ve insanlar sizi kabul ederse, birkaç önemli kurala uymanız gerekir. Birincisi, alanla “birleşmekten” ve objektif bakış açısını kaybetmekten korkmamaktır. Bilginin taşıyıcısı olan ve onu sizinle paylaşmaya hazır olan kişiye karşı saygılı ve içten olunmalıdır. Bilgi sahibinin güvenini kazanmanın ve iletişim kurmanın anahtarı saygıdır. Bilgi toplayıcı ve bilgi sahibi arasında sadece araştırma gezisi sırasında kısa süreli iletişim değil, aynı zamanda uzun süreli sosyal bağlar da kurulmalıdır. Sahanızı sevmek ve ona duygusal olarak bağlı olmak, algınızı bozacağınız ve kaydedilen malzemeyi eleştirel bir şekilde incelemeyeceğiniz anlamına gelmez. Bu da bilim camiasında tartışılan ayrı bir ilginç konudur.

İkinci husus ise her zaman profesyonel olarak gelişmeniz gerektiğidir. On yıl önceki kayıtları açtığınızda, o zaman anlamadığınız bazı anların, kelimelerin ve ifadelerin yıllar sonra artık sizin için tamamen anlaşılır olduğunu not etmelisiniz. Halkbilimcilerin bir sözü vardır: “Bildiğini sorarsın, sorduğunu yazarsın.” Etnik bilginin taşıyıcıları olan duyarlı bilgi sahiplerinin kendi sosyal, antropolojik deneyimleri vardır (sosyal antropoloji konusunda bilgisi olmasa da). Bir insanın karşısına ne sormak istediğinizi bilerek oturursanız, önceki cevaplarından yeni sorular çıkarırsanız, er ya da geç sizinle buluşacaktır.

Tabii ki anavatandan gelen bilgi toplayıcılarla Türkiye’deki araştırmacılar arasında saha çalışması metodu konusunda bazı farklılıklar olabilir. Bizim işimizi çok daha kolaylaştıran şey, eski kuşakla kendi dillerinde çalışma imkânına ve alışkanlığına sahip olmamızdır.

Araştırmacı genel olarak bilgi edinme becerisine ve arzusuna sahipse, gündelik önemsiz şeylerin üstesinden gelmek ona kolay görünecektir. Örneğin, mutlu bir şekilde uzak bir köye doğru kamyon sürebilir, sigara dumanına tahammül edebilir, sosyal (yaş, cinsiyet) nitelikte olanlar da dahil olmak üzere daha ciddi endişelerin üstesinden gelebilirsiniz.

 

-Elde ettiğiniz verilere dair çıktılar neler olacak? Biz ne zaman bu sonuçlara ulaşabileceğiz?

-En önemli görevimiz yeni dilbilimsel materyaller yayımlamak, bilim dünyasını diasporadaki Çerkes lehçebilim haritasının çeşitliliğiyle tanıştırmaktır. İstanbul’da yayınlanan Kafkasya Çalışmaları (JOCAS) dergisi de dahil olmak üzere farklı dergiler için çeşitli dillerde makaleler hazırlamak istiyoruz. Bu lehçebilim çalışmalarına ek olarak, kaydedilen materyallerin bir kısmını YouTube’a yüklemeyi planlıyoruz. Çerkes dünyasında genel bilimsel bilgi konusunda ciddi bir eksiklik olduğunun farkındayız ve video kayıtlarına dayalı bir projeyi hayata geçirmeye çalışacağız (sadece bu araştırma gezisinin değil). Ancak antropologların, kural olarak, yansıtılmamış, yorumlanmamış saha kayıtlarını yayımlamadıkları anlaşılmalıdır. Dahası, bilgi kaynaklarına genellikle “hiçbir yerde kimseye göstermeyeceğimize” dair söz vermek zorundayız. Başka bir deyişle, saha notlarının yayımlanması sadece teknik mesele değil, aynı zamanda yeterli özel bilgi ve duyarlılık gerektiren ayrı bir popüler bilim çalışmasıdır.

-Yaklaşık 15 yıldır özellikle Uzunyayla ve çevresinde çok sayıda saha çalışması yaptınız. İlk yıllarla son ziyaretinizi karşılaştırırsanız, bu zaman diliminde değişen yaşam biçimlerine ilişkin genel gözlemleriniz neler?

-Yıllar içinde en somut değişim, bilgi verenler kuşağının değişimidir. Bir yandan, 10-15 yıl önce etnik bilgi açısından bir bilgisayarla kıyaslanabilecek insanlarla çalıştığım için kendimi şanslı hissediyorum. Anavatanımda çoğunlukla arşivlerde ve basılı olarak var olan halkbilimi o zamanlar diasporada halen canlıydı. Öte yandan, yaşlı kaynak kişilerimin her geçen yıl daha da azalması beni üzüyor, zira 2009’daki ilk araştırma gezim sırasında yaş ortalamaları 80-85 idi. Bu, artık kayıt altına alınacak daha fazla insan olmadığı anlamına gelmiyor, araştırma açılarının kaçınılmaz olarak değiştiği ve modern halkbilim ve antropolojideki trendlere ayak uydurmamız gerektiği anlamına geliyor.

İyimser bir notla bitirmek istiyorum. Bana öyle geliyor ki, 15 yıl önceki durumla karşılaştırıldığında Çerkes diasporası, etno-kültürel bilginin yazılı kaynaklarına biraz daha fazla yöneldi. Muhtemelen, sözlü geleneğin kaçınılmaz olarak ortadan kalktığı ve bunun yazılı olarak korunması gerektiğinin farkına varıldı. Gazeteniz bu sürece katkıda bulunuyor ve bu vesileyle editör kadrosuna teşekkür ediyorum. Beni röportaj için davet ettiğiniz için de ayrıca teşekkür ederim.

 

Rusçadan çeviren: Papşu Murat Topçu (Madina Pashtova sorularımızı Rusça yanıtladı)

 

Jineps’in notu: Çerkes ile Adige, Çerkesçe ile Adigece kastedilmektedir.

 

Önceki İçerikMerada fabrika olur mu?
Sonraki İçerikÜzgün ve öfkeliyiz ahparig!
Erdoğan Yılmaz
1959 yılında Pınarbaşı-Kayseri’de doğdu. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Mimarlık Bölümü’nde lisansını 1984’te tamamladı. Gerek yurtiçinde gerek yurtdışında pek çok mimari yapı proje ve uygulama alanında mimar olarak çalıştı. Bahçeşehir Üniversitesi bünyesinde Milli Eğitim Bakanlığı seçmeli ders kitaplarından Adığabze Doğu Diyalekti’nin ilk modülünün hazırlanmasında yer aldı. Adığabzeden yaptığı çeviriler pek çok internet sitesinde ve Jıneps gazetesinde yayımlandı. 1980’den itibaren çeşitli dönemlerde İstanbul Kafkas Kültür Derneği bünyesinde halk dansları ekibinde görev aldı. 2018-2019’da İstanbul Bilgi Üniversitesi’nin “Türkiye’de Kültürel Çoğulluğun Bağımsız Araştırmacıları ve Sivil Toplum Kuruluşları İçin Ağ Oluşturma ve Eğitimi”ne katıldı. Aralık 2018’den bu yana Jıneps gazetesi yayın kurulu üyesidir.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz