Troya Efsaneleri (4)

0
336

Aşuva Prensi Paris

Bu yazımızda, Anadolu’nun en güzel efsanelerinden birini, Aşşuva Konfederasyonu’na bağlı Troya kentinde geçen ve Troya’nın yakılıp yıkılmasına neden olan bir efsaneyi anlatacağız.

Troya Kralının Talihsiz Oğlu

Troya kralı Priamos’un eşi Hekabe mutlu bir anneymiş. Pek çok çocuğu varmış. Birkaç gün içerisinde de doğum yapacakmış. Yeni çocuğu karşılamak için sarayda bütün hazırlıklar yapılmış. Doğumu gerçekleştirecek ebeler hazır bekliyorlarmış. Yani her şey yolundaymış. Mutlu ve huzurlu bir şekilde doğumu bekleyen Hekabe, tanrıça Athena’ya dua ettikten sonra yatmış ve tatlı bir uykuya dalmış. Ancak gece yarısı çığlık çığlığa uyanmış. Çığlıklarla uyanan, ancak ne olduğunu anlamayan Priamos, Hekabe’ye sarılıp yatıştırmaya çalışmış. Hekabe kendine geldiğinde, rüyasında alev saçan bir meşale doğurduğunu ve bu meşaleden çıkan alevlerin Troya şehrini yakıp kül ettiğini gördüğünü anlatmış.
Rüyanın tanrısal bir işaret olduğuna inanan Troya kralı Priamos’un tüyleri diken diken olmuş. Korkuyla titremiş.
“Hayrolsun,” demiş. “Bu şüphesiz ki tanrısal bir işarettir, ama anlamını en iyi kâhinler bilir. Kâhinlere danışalım, onların dediklerine göre hareket ederiz.”
Priamos, hemen, aynı zamanda oğlu olan Aisakos adlı kâhini çağırtmış. Rüyayı dinleyen kâhin Aisakos’un beti benzi sararmış. İçine sıkıntı düşmüş. Gözlerine yere dikip sayıklar gibi konuşmuş.
“Bu rüya çok kötü. Başımızda kara bulutlar dolaşıyor. Troya’nın başında bir felaket var.”
Susmuş. Kelimeler diline dolaşıyor, dilinin ucundakileri de söylemek istemiyormuş. Priamos ona bakmış.
“Düşüncelerini açıkça söyle,” demiş. “Açıkça söyle de ne yapacağımız bilelim.”
Aisakos, bir süre sessizce düşünmüş. Sonra başını kaldırmış, gözlerini Priamos’un gözlerine dikmiş. Kararlı bir şekilde konuşmaya başlamış.
“Bunları söylemek bana acı veriyor,” demiş. “Ama gerçeği söylemek benim görevim. Güzel Troya’nın menfaati ve geleceği için de her şeyi açıkça söylemek zorundayım. Doğan çocuk Troya’nın yakılıp yıkılmasına yol açacak. Rüya bunun bir işaretidir. Bu güzel şehrimizin yakılıp yıkılmasını istemiyorsak, doğacak çocuğu yaşatmamak zorundayız. Ne çare ki, yapacağımız başka hiçbir şey yok. Gereğini yapman için sana yalvarıyorum. ”
Priamos kâhininin söylediklerini uzun uzun düşünmüş. Sonunda bebeği öldürmeye karar vermiş. Ertesi gün İda Dağı’nda çobanlık yapan Agelaos’u çağırarak Hakabe’nin doğurduğu erkek bebeği vermiş.
“Ey çoban! Bu bebeği öldüreceksin! Sana emrim budur.”
Kralın emrine karşı gelmek, boynunu bıçağın altına yatırmak demekmiş. Bunu bilen Agelaos boynunu bükmüş, bebeği alıp öldürmek için İda Dağı’na götürmüş. Ama içi içini yiyor, bebeğin gözlerine bile bakamıyormuş. Kralın verdiği ölüm emrinin nedenini de bir türlü anlamıyor, suçsuz bir bebeği öldürmeye razı olamıyormuş. Ölçmüş, biçmiş, uzun süre düşünmüş. Sonunda bebeği öldürmeye kıyamayarak İda Dağı’na bırakmış. Nasıl olsa dağda ya açlıktan ölür ya da vahşi hayvanlar parçalar diye düşünmüş. Gelin görün ki hiçbiri olmamış. Çoban gidince bir anne ayı bebeğin yanına gelmiş, onu bir evladı gibi sahiplenmiş. Bebeği her gün emzirmiş.
Agelaos beş gün sonra bebeği bıraktığı yere gelmiş. Çobanın ölecek sandığı bebek, onu gülücüklerle karşılamış. Agelaos hem şaşırmış, hem sevinmiş. İçine büyük bir mutluluk dolmuş. Hiç düşünmeden bebeği kucağına alıp öpmeye başlamış.
“Bu bir mucize!” diye bağırıyormuş. “Bu bebeğin dağda tek başına yaşaması bir mucize! Yüce Zeus! Sana şükürler olsun. Yüce Zeus, sen her şeye kadirsin.”
Çoban kucağındaki bebekle yel yepelek evine dönmüş. Bebeği hanımına uzatmış. Heyecanla konuşmaya başlamış: “Bu bebeği İda Dağı’nın doruklarında buldum” demiş. “Bu bebek, günlerce dağda yaşamış. Hiçbir vahşi hayvan ona dokunamamış. Beni görünce sevinçle gülmeye başladı. Hanım, hanım! Bu bebek tanrıların bize armağanıdır. Ona sahip çıkmak, onu korumak, ikimizin de görevidir. Sen de uygun görürsen, onu evlat edinelim. Onu dağda bulduğumuzu kimseye söylemeyelim. Çocuklarımızdan ayırmadan sevgiyle büyütelim. Böylelikle tanrıları da memnun ederiz.”
Agelaos’un hanımı bebeği kucaklayıp öpmüş. Kocasına sevgi dolu gözlerle bakmış. Göğsünü açıp ak memesinden süt içirmiş çocuğa.
“Doğru söylüyorsun” demiş. “Bu bebek bize tanrıların armağanıdır. Öz çocuklarımızdan hiçbir farkı yoktur. Onu öz çocuğumuz gibi büyütmek bizim görevimizdir. Şimdi, bebeğimize bir ad koyalım. Adı ne olsun?”
Agelaos, çocuğa Paris adını takmış. Paris, çobanın çocuklarıyla birlikte büyümüş. Kendisini o ailenin evladı bilmiş. Bir çoban gibi yetişmiş. Yine de, zekası, gücü ve sıra dışı bir güzelliğiyle diğer çocuklardan çok farklıymış. Paris, henüz küçük bir çocukken, sürülerine çok iyi bakıp koruduğu, bir defasında da sığırlarını çalan hırsızları bulup yakaladığı için, “koruyucu” anlamında “Aleksandros” lakabıyla anılır olmuş.
Paris, büyüyüp delikanlı olduğunda da İda Dağı’nda çobanlık yapmaya başlamış. Yakışıklılığı, zekası, gücü ve becerikliliği nedeniyle de, Oinone adlı su nıphası tarafından sevgili olarak seçilmiş. Oinone ile Paris birlikte çobanlık yapmaya, ava çıkmaya ve mutluluk içinde yaşamaya başlamışlar. Ama bir gün Zeus, çoban Paris’i üç tanrıça arasındaki güzellik yarışmasına hakem seçmiş. O günden sonra da, mutlulukları sona ermiş.

İda Dağı’ndaki Güzellik Yarışması

Günlerden bir gün, İda Dağı’nın en yüksek tepesi olan Gargaros’da sürülerini otlatan Paris’in yanına Hera, Aphrodite ve Athena ile birlikte tanrıların habercisi Hermes gelmiş. Hermes, elindeki altın elmayı Paris’e vererek baş tanrı Zeus tarafından Hera, Athena ve Aphrodite arasındaki güzellik yarışmasında hakem olarak görevlendirildiğini bildirmiş. Hermes’in verdiği altın elmayı, en güzel tanrıçaya sunmakmış görevi.
Şaşıran ve ne yapacağını bilemeyen Paris, Hermes’e dönmüş. “Benim gibi basit bir çoban, tanrıçalar arasında nasıl seçim yapabilir? Elmayı üç tanrıça arasında eşit olarak paylaştıracağım” diye sormuş.
Hermes, “Hayır, bunu yapamazsın. Ulu Zeus, seçim yapmanı emrediyor!” demiş.
Paris tanrıçalara dönerek, “Ben aptalca hatalar yapabilecek bir ölümlüyüm” demiş. “Güzel tanrıçalar, size yalvarıyorum, kaybedenler beni cezalandırmasın.”
Tanrıçalar ona söz vermişler.
Hermes’e dönen Paris, “Tanrıçaları giysileriyle mi değerlendirmeliyim? Yoksa soyunmaları da gerekiyor mu?” diye sormuş.
Bıyık altından gülen Hermes, “Yarışmanın kurallarını sen belirleyeceksin” demiş.
Paris, tanrıçaların elbiselerini çıkarmalarına karar vermiş. Tanrıçalar da bu karara uymuşlar. Paris, tartışmaları önlemek istediğini, bu nedenle de her tanrıçayla ayrı ayrı görüşeceğini bildirmiş.
Parisle ilk görüşen Hera, muhteşem vücudunu cömertçe sergilerken, “Eğer beni seçersen, seni bütün Asya’nın (Aşşuva’nın) kralı yaparım” demiş.
“Rüşvet kabul edemem” demiş Paris. “Ben görmem gereken her şeyi gördüm.”
Athena, “Ey Paris, eğer beni seçersen, seni yenilmez bir komutan ve bilge bir kişi yaparım” demiş. Paris, rüşvet kabul edemeyeceğini ancak adil olacağını söylemiş.
Teni tenine değecek kadar Paris’e yaklaşarak aklını başından alan Aphrodite, “ Bana iyi bak Paris!” demiş. “Benden daha güzel kim var? Eğer beni seçersen, benim kadar güzel ve tutkulu bir kadın olan Spartalı Helena’nın aşkını sana sunarım.”
Paris heyecanla,“Buna yemin eder misin?” diye sormuş.
Aphrodite yemin etmiş. Paris de bir an bile düşünmeden altın elmayı Aphrodite’ye sunmuş.

Paris’in Troya’ya Dönüşü

Güzellik yarışmasından hemen sonra, Troya kralı Priamos, Troya’da bir yarışma düzenlemiş. Yarışmanın ödülü olarak Paris’in sürüsündeki bir boğa seçilmiş. Seçilen boğayı çok seven Paris, ödülü kazanmak için yarışmalara katılmış. Önce güreşlerde, daha sonra koşuda birinci olmuş. Priamos’un oğulları kendilerini küçük düşüren bu çobanı öldürmeye karar vermişler ve kılıçlarını çekip saldırmışlar. Paris, canını kurtarmak için kaçıp Zeus sunağına sığınmış.
O zaman Agelaos, Priamos’un yanına koşarak Paris’in gerçek kimliğini açıklamış. Priamos ve Hekabe, Paris’in kendi oğulları olduğunu anlayınca çok sevinmişler. Paris, sevgi gösterileri içinde saraya götürülmüş. Büyük bir eğlence düzenlenip tanrılara kurbanlar sunulmuş.
Durumu öğrenen Apollon rahipleri, Priamos’a haber göndererek Paris’in öldürülmesi gerektiğini, aksi halde Troya’nın yerle bir olacağını söylemişler, ama Priamos bu isteği kabul etmemiş. O günden sonra Paris sarayda yaşamaya başlamış.

Kaynakça
1. Azra Erhat, Mitoloji Sözlüğü, İst.
2. Robert Graves, Yunan Mitleri, Çev: Uğur Akpur, İst. 2010.
3. Şefik Can, Klasik Yunan Mitolojisi, İst. 1994.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here