Kadınlar failleri tanıyor

0
21

Biz kadınlar, erkekleri tanıyoruz. Onları hep bizi hizaya getirmek için salladıkları parmaklarından, çocukluğumuzdan beri kulağımızın hemen arkasında duyduğumuz “Sen evde görürsün”lerden, çekiştirmek zorunda kaldığımız eteklerimizden, dudaklarının kenarındaki o “Sen mi bileceksin!” kıvrımından, belki fondötenlerin kapattığı ama ne zamanın ne de herhangi başka bir duygunun kapatamadığı morluklarımızdan, her sövgülerinin karşısındakinin anasından başlamasından, çocukluğumuzdan beri korktuğumuz arkamızda beliren gölgelerden, hava karardıktan sonra eve gelişlerimizde cebimizde sımsıkı tuttuğumuz anahtarımızdan ve daha nicelerinden…
Kadınların erkekleri bu denli tanımışlığı kaç bin yıl geriye dayanır, sanırım bunun tam anlamıyla tespiti zor. Ancak bildiğimiz ve gün gibi ortada olan bir şey varsa o da kadınların hayatın her alanında ‘erk’in tuttuğu bir tırpanın gölgesini tepelerinde hissederek yaşadığıdır. Bu gölge, kadınlara kafalarını biraz kaldıracak ve biraz boy verecek olurlarsa kesilmelerinin kaçınılmaz olduğunu hatırlatıp durur.
Peki, erkekler kadınları nasıl tanıyor? Çoğu erkeğin ve genel manasıyla hayatın her noktasındaki ‘erk’in kadınları görünür sayması için kadınların kendilerini salt kadın kimlikleriyle değil de, üçüncü şahıslarla olan ilişkileriyle adlandırması gerekiyor. Daha açık söylemek gerekirse kadının kendini birinin annesi ya da eşi olarak toplumsal hayatta bir noktaya konumlandırması lazım ki görünür olsun. Kendini böyle bir bağıl kimlikle tanımlamak istemeyen kadınlar adeta müzikli sandalye kapma oyunundaki ayakta kalan yarışmacılar gibi orta yerde bir başlarına kalıveriyorlar. Bu durumdaki kadınlar için var olma mücadelesi toplumun dış sınırından başlıyor. Önce bu dış kabuğu kırmaları, sonrasında toplum içinde var olabilme çabasını sürdürmeleri gerekiyor. “Ah zavallı”lı, “İnşallah sen de bir gün”lü, “Darısı senin başına”lı, “Anne olunca anlarsın”lı, “Yaşın geçmeden”li cümlelerin muhatabı olmak zorunda kalıyorlar. Bundan artakalan hayatları ise alabildiğine bir mücadele…
Toplumun bir parçası değilmiş gibi davranılan ve tek başına mücadele eden kadınlar bu durumdayken, kendilerine bu kalabalığın bir noktasında yer edinmiş olanların durumu çok matah sanılmasın! Onları anlatmak için Nâzım’ın “Kadınlarımız” şiirinden şu mısraları hatırlamak gerekebilir:
“…bizim kadınlarımız:
korkunç ve mübarek elleri
ince, küçük çeneleri, kocaman gözleriyle
anamız, avradımız, yârimiz
ve sanki hiç yaşanmamış gibi ölen
ve soframızdaki yeri
öküzümüzden sonra gelen…”
Nâzım’ın yaşadığı zamanlardan bu yana değer gören nesneler sınıfında öküzün yerini başka şeyler almış olsa da kadınların hem evdeki hem de toplum sofralarındaki değer sıralamaları çoğunlukla yerinde saydı. Tarihler ileri sardıkça hem kadınların hem erkeklerin yaşama meşakkati günden güne büyüdü ve adeta taşıması zor bir kambura dönüştü. Erkekler yaşadıkları tüm bu zorlukların reçetesini esas muhataplarına kesmek zorluğunu göze alamadığından, en kolay ve en kısa vadede rahatlama aracı olarak gördüğü kadına kesiyor. Zira toplumun en küçüğünden en büyüğüne her türlü birimi de erkeğe bunu normalmiş gibi gösteriyor. Ailede, okulda, yakın çevrede, iş hayatında, basında ve tabii ki devlet eliyle erkeğe alkış tutuluyor. Adeta tonu hiç değişmeyen ve zamanla insanı sese duyarsız eden bir uğultu gibi derinlerden gelen cümleler dolaşıyor havada… “Orada ne işi vardı”, “Saat kaçtı”, “Ne giyiyormuş”, “Zaten yalnız bir kadınmış” diyor uğultular. Birinin dediğine diğeri başını sallıyor. Geleneğin söylediğinin altını basın çiziyor, okulda kitabın anlattığını mahkemede hâkim uyguluyor, ailenin dayattığı devlet eliyle kabul ettiriliyor. Kadın dört tarafını çeviren bu suçu normalleştirme halkalarının birinden kurtulsa diğerine takılıyor. Anormal olan normalleşiyor, normalleşen ise böylelikle meşrulaşıyor. Sonrası, başkaca pek bir konuda birleşemeyenlerin kadının yaşadığı şiddetin etrafında birleşmesi… Şiddet organize oluyor böylelikle. Suç bölüşüldükçe kişi başına düşen vicdan yükü ağırlığı da zihinlere olan yükü de azalıyor. Böylesi küçük bir zihin yükünü unutmak da en kolay olanı zaten! Balık hafızasından hallice olan toplumsal belleğimiz tüm olanı hiç yaşanmamışlar tarafına ustaca yolluyor.
Kadının toplum içinde en çok mücadele etmek zorunda olduğu şeylerden biri de toplumun dili. Çünkü dil, zihnin aynası ve düşünceden eyleme giden yolun ilk adımı. Toplum kullandığı dil ile zihninde kadını konumlandırdığı yeri belli ediyor. Üstelik bunu yaparken alt anlamlara vurgu yapan, dolaylı ve imalı yollara giren, aşağılayıcı bir yeni alt dil oluşturuyor. Bu alt dil, erkekler arası sohbetlerden çıkıp her yerde, her alanda görünür ve kullanılır oluyor. Özellikle basının sözlü, yazılı ve görsel dilinin buna evrilmesi kadını hedef haline getirirken, kadına şiddeti yüreklendiriyor. Adeta şiddete meyilli erkeğin sırtını sıvazlayıp bir adım öne doğru ittiriyor. Biz kadınlar bu yeni alt dili en ince imla kuralına kadar tanıyor ve biliyoruz.
Her yıl olduğu gibi bu yıl da geçen yılın kadın şiddeti karneleri hâlâ pes etmeyen bazı kurumlar tarafından yayımlandı. Kadınlar, yaşı tutmadığı halde faillerinin “bayan” dediği çocuklar, zaten öldürülmeyi ya da tacize uğramayı doğrudan hak etmiş translar, eşcinseller birer rakam olarak bu tablolarda yer aldı. Tablolarda gördüğümüz rakamlar günden güne bir çığ gibi büyüyerek üzerimize doğru geliyor. Şiddetin silueti bu grafiklerde keskin hatlı ve sürekli ucu yukarı bakan bir ok gibi görünüyor. Kadınlar bu okun çıktığı yayı, yayın sahibi de failleri biliyor. Ve dün olduğu gibi bugün de, bugün olduğu gibi yarın da dayanışmayla mücadelelerini büyütmeye devam edecekler.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here