Bağımsızlık Demokrasi Özgürlük Eşitlik Birlik

Durum muhakemesi-29 – Dünya nereye koşuyor?

Aslında koşmuyor, uçarak ilerliyor. Geçen ayki DURUM MUHAKEMESİ başlıklı yazıda Birleşmiş Milletler’in 80. Genel Kurulu konusunda, dünyada yaşanan büyük savaşların sebep ve sonuçlarından bahsetmiştik. Günümüzde çok daha güçlü ve korkunç silahlarla devam eden zulüm, yıkım ve soykırım savaşlarını izlerken, dünyadaki güçlü devletlerin seçilmiş liderleri ile uçarak gidilen meçhulden endişe duymak zorunda kalıyoruz.

Daha doğrusu, çıkarılan dersler üzerinden kurulan ittifakları ve hukuk düzenini yok sayan, devlet adına imzaları çöpe atan, katliam ve zulümleri mubah sayan, devlet ciddiyetini ve gerçekleri reddeden garip bir mantıkla karşı karşıyayız. Kendileri de soykırıa uğramış olan Yahudilerin İsrail Devleti, bilgi çağı denen 21. yüzyılda, soykırım, yıkım, işgal ve ilhak savaşını, dünyanın gözü önünde, pervasızca ve inatla sürdürüyor.

Büyük savaşlardan alınan dersle, barış ve adaleti sağlamak ve sürdürmek üzere, Birleşmiş Milletler’in, hukuk ve adalet sisteminin kurucuları olduğu bilinen, başta ABD ve Batılı devletlerin bugünkü liderleri ve yöneticileri, yaşanan rezalet tablosunu seyretmekle yetinmiyor, sınırsız destekleri ile teşvik ediyorlar. Üstelik kamuoyunda yükselen itiraz ve protestolara rağmen, ikiyüzlü, kaypak tutumlarından vazgeçemiyorlar.

Gazze halkına alenen uygulanan soykırım savaşına rağmen 2 milyonu aşkın halkın direncini kıramadılar ve planladıkları etnik temizliği gerçekleştiremediler. Her şeye rağmen, dünya kamuoyunda oluşan tepkiler karşısında, Mısır ve Ürdün gibi komşu ülkelere süpürme hareketini de başaramadılar. Oysa, çok eski sayılmaz, 19. asırda Rus Çarlığı, Çerkes halkına 100 yıldan fazla süren soykırım ve katliam savaşları sonunda acımasızca etnik temizlik ve topyekûn sürgün uygularken dünya adeta kör ve sağırdı.

Diğer taraftan, nükleer silah tehditleriyle, “3. Dünya Savaşı”nın tetiklendiği Rusya-Ukrayna savaşının yarattığı yıkım ve katliamlar 4 yıldır devam ederken, diyalog ve çözüm aramak yerine, sözde ambargo taktikleri ile savaşı uzatma politikaları kimin işine yarıyor? Tabii ki en büyük silah üreticileri ABD ve Rusya’nın çıkarına hizmet ediyor.

Bu manzaralar, söz konusu devletlerde yaşayan insanların değil, devletleri yöneten sözde seçilmiş politikacıların ve liderlerin marifetidir. Zira demokrasinin temeli sayılan siyasi partiler, seçim sistemleri, kuralları ve uygulanış yöntemlerine bakılırsa sorunun kaynağı belli. Bu nedenle, insanların siyasete ve politika aktörlerine güvenleri kalmadığından, dünya genelinde seçim sandıklarına gitmeyerek bir nevi boykot ettiklerini görüyoruz. Bu durumda, uygulanan seçim sistemleri ve katılım oranlarına bakılırsa Trump ve Netanyahu gibi siyasetçilerin iktidarı ele geçirmeleri hiç de zor değil. Hele devletin bütün güçlerini ele geçirmiş, tek otorite olmuş rejimlerde durum daha da farklı.

Bu açıdan İsrail’e bakacak olursak, Filistin ve Gazze soykırımının başaktörü Netanyahu’nun durumu ortada. Lakin, Siyonist Yahudi sermayesinin esiri olmuş güçlü devletlerin sınırsız desteği ve dini referansa dayalı “vaat edilmiş topraklar” safsatası üzerinden iç kamuoyu motivasyonu ile dünyaya meydan okuyan bir aktörden bahsediyoruz.

Diğer taraftan, Filistin ve diğer Arap halkları ve devletlerinin tarihi geçmişiyle arka plandaki gerçeklere baktığımızda, bugünkü sonucu hak etmediklerini söylemek zor. Zira Osmanlı yönetiminden sonra, Yahudiler Filistin’e yerleşmeye başladığında onlar ne yapıyorlardı? 1948’de İsrail Devleti resmen kurulduktan sonraki kuru gürültüleri ne işe yarıyordu? 1967 ve 1973 (Yom Kippur) savaşlarında yedikleri dayaktan gerekli dersi çıkarabildiler mi? Netanyahu’ya istediği fırsatı sunan, Hamas’ın aptalca saldırı girişimi kimin işine yaradı? Kuşkusuz İsrail’in daha güçlü, daha zalim olmasını sağladı.

Ortada bilinen bir gerçek var. “Bu dünyada güç her şeyin üstündedir.” Bugün dünyanın en güçlü ülkesi olan ABD’nin, stratejik konumu nedeniyle Ortadoğu coğrafyasına ve enerji kaynaklarına hâkim olması gerekiyor. Malum, Büyük Ortadoğu Projesi… Gelecek planları bunun üzerine kurulu ve İsrail Ortadoğu’daki ileri karakolu.

Bu nedenle, İsrail’in bölgede tam hâkimiyeti için kısa, orta ve uzun vadeli planları var. Gazze’yi ve Filistin’in tamamını ilhak planı orta vadede olması gerekirken, Akdeniz’in Gazze açıklarında gaz ve petrol yataklarının bulunması ve Netanyahu’nun aceleciliği ile kısa vadeye alındı. Bugün yaşanan sorunun esas kaynağı budur.

THY’deki görevim nedeniyle, 1977-1981 yılları arasında İsrail’de 4 yıl bulunduğum için o coğrafya hakkında az çok bilgi sahibiyim. Malum İsrail Devleti, Arap âleminin itirazı ve şiddetli tepkilerine rağmen, dini referansa dayalı ideoloji üzerine kurulmuş suni bir devlettir. Söz konusu devletin resmi sınırlarını gösteren harita bu gerçeği anlatıyor.

Bugün yaşanan yıkım ve acıklı sahnelerin olmaması için, Filistin halkı, işin başında topraklarına sahip çıkıp Yahudi yerleşimlerini ve İsrail’in kurulmasını önleyebilirdi. Veya İsrail resmen kurulduktan sonra da yok sayma, yok etme palavraları yerine, din farkı dışında aynı soydan gelen akrabalarını hoş karşılayıp işbirliği yaparak birlikte yaşamayı tercih edebilirlerdi.

İkinci alternatif tercih edilmiş olsaydı, Filistin topraklarında bu kadar güçlü ve zorba bir İsrail devleti yerine, birlikte ekonomi ve siyasette güçlü bir Filistin Devleti yaratılabilirdi. Lakin, zamanın koşulları ve manipülasyona çok açık olan Arap halklarının davranışları, bugünkü duruma zemin hazırlamıştır.

Bu ihtimalleri, İsrail’de bulunduğum süreçte edindiğim gözlemler ve halkta yaygın olduğunu gördüğüm fikir ve eğilimlere göre yazıyorum. 1977 yılında, Menahem Begin’in kurduğu aşırı dindar Likud Partisi seçimi kazanıp, 1988’de Begin başbakan olarak iktidara geldiğinde, normal ve seküler İsrail vatandaşları etraftaki Arap devletleri ile savaşlar şiddetlenecek endişesine kapıldılar.

Durum tam tersine gelişti. Başbakan Menahem Begin, Arap komşuları ile savaş yerine barış ortamında yaşama politikasını geliştirmeye çalışarak, Arap devletlerinin lideri konumundaki Mısır ile barış antlaşmasını gerçekleştirdi. 1978 yılında Mısır Devlet Başkanı Enver Sedat’ın İsrail’e gelerek, İsrail Parlamentosu’nda (Kneset) yaptığı konuşmayı TV ekranından izlemiştim.

Buna rağmen, özellikle 1979’da Humeyni’nin İran’da kurduğu molla rejiminin desteklediği Lübnan’da Hizbullah ve Filistin’de El Fetih örgütlerine karşı operasyonları devam etti. Gazze’de başlatılan soykırım saldırılarına kadar ciddi bir savaş ortamı olmadı. Ancak aynı partinin şimdiki lideri Netanyahu denen faşist karakterli kişi, pervasızca dünyaya meydan okumaya devam ediyor.

Ne var ki, yaşadığımız dijital teknoloji çağı ve sınırsız iletişim imkânları, olayları anında dünya kamuoyunun önüne koymakta ve insanların etkili tepkilerine sebep olmaktadır. 34 yaşında Hint bir Müslümanın ABD’nin kalbi sayılan New York şehrinde belediye başkanı seçilmesi bu gerçeğin bir kanıtıdır.

Yazarın Diğer Yazıları

Durum muhakemesi – 28. Birleşmiş Milletler 80. Genel Kurulu

İnsanlık tarihi boyunca, insan toplulukları arasında kavga ve savaşlar bitmedi. Halen devam ediyor. Her savaşın sonunda, yaşanan büyük yıkım ve acıları geride bırakan barış...

Durum muhakemesi – 27

Güçlü Diaspora Birliği için üst yapının inşası: Bir önceki DURUM MUHAKEMESİ 26’da “Güçlü diaspora için ortak üst yapı meselesi” anlatımında hayalini kurmaya çalıştığım GÜÇLÜ DİASPORA...

Durum muhakemesi – 26

Güçlü diaspora ve üst kurum meselesi Bir zamanlar, yeryüzünün en ileri medeniyet ve uygarlıklarını üretmiş, bireysel kahramanlıklarda efsaneler yaratmış olan Çerkes halkı, toplumsal mücadeleler konusunda...

Sosyal Medyalarımız

4,890BeğenenlerBeğen
1,353TakipçilerTakip Et
4,000TakipçilerTakip Et

Son Yazılar

- Advertisement -spot_img