Spartokidlerin kökeni

0
80

Adige tarih yazıcılığında Bosfor Krallığı konusu her zaman en az tartışılanlar arasında kaldı. Keza, Adigelojinin birçok diğer araştırma perspektifinde olduğu gibi, bu konuya ayrılan ilk ve tek özel araştırma da, Nalçik’in, Çerkessk’in, Maykop’un bilimsel araştırma merkezleriyle hiçbir ilgisi olmayan bir biliminsanı olan M.İ. Artomonov (Moskova) tarafından yapılmıştır. Kendisi XX. yüzyılın 40-60’lı yıllarının en büyük tarihçilerinden birisi olup, Bosfor kralları Spartokidlerin etnik aidiyeti problemini ele almıştır. Günümüz Rusya arazisi üzerindeki en kadim hanedanın etnik doğasının açıklığa kavuşturulması, Artomonov’un Bosfor Krallığı tarihiyle ilgili birçok diğer soruya cevap verebilmesine imkân sağlamıştır(1).

Artomonov’un Spartokidlerin Adige dünyasından (Sind-Meot) çıkmış olduğu yönündeki kanısı ve ileriye sürdüğü gerekçelendirme bizim için gayet kabul edilebilir şeylerdir. Her büyük biliminsanı gibi Artomonov da milliyetçi tarafgirliğe yabancıydı. Spartokidler hakkındaki makalesi, Adige tarihini yorumlamaya imkân verecek bir bakış açısının kurulması için en az David Ayalon’un “Memluk Krallığında Çerkesler” başlıklı makalesi kadar önemlidir. Bu temel nitelikteki makalelerin aynı yıl -1949- ortaya çıkışı çok sembolik bir şey. Ve her iki makalenin de 90’lı yıllara kadar Adige tarihçileri tarafından görmezden gelinmesi de o derece semptomatiktir. 1991 yılında akademisyen V. M. Şamiladze “Adigelerin kültürü ve yaşamı”nın XVIII. baskısının önsözünde şöyle yazar: “Bosfor köleci devletinde uzun süre Adige kökenli Spartokidler hanedanı baskın oldu. Bu konuya literatürümüzde çok az atıf vardır” (2).

Gerçekten de, MÖ I. binyılın ikinci yarısının Sind-Meot etnoslarının tarihinin yazılması da, dönemin gerçek anlamda analizi de 1949’dan sonra Artomonov’un bakış açısı hesaba katılmadan, metot ve tarih yazımı bakımından olanaksız hale geldi. Spartokidlerin Adige doğası, bu dönemi araştıranları hemen Batı Kafkasya’nın bildik teritoryal çerçevesi dışına çıkarıyor. Tüm Kırım olmasa da, onun doğu kısmı Batı Kafkasya’nın yörüngesine giriyor. İranistler tarafından dayatılan bildik İskit-Meot ilişkileri şeması çöküyor. Demek ki, Spartokidlerin şahsında, Kırım ve Kafkasya’nın kavuşma noktasında bulunan (Kimmer Bosforu) jeopolitik ve ekonomik bakımdan çok önemli bir sahayı asırlarca elde tutabilen güçlü bir askeri-siyasi yapı var olmuş. Adige kökeni, hanedanın iktidara gelişini ve uzun süre hüküm sürüşünü açıklıyor. Hem kaynaklar ve hem de çağdaş analiz, Sind-Meotların süvarilikte en az İskitler kadar iyi olduklarını gösteriyor. Sind-Meot süvari donanımının teknolojik bakımdan zamanının en gelişmişi olduğu söylenebilir. Büyük Rusya silah uzmanı M. V. Gorelik, Batı Kafkasya silah geleneğinin Doğu Avrupa göçebe kuşağı üzerindeki etkisine işaret ediyor (3). Bu etki hem İskit-Sarmat ve hem de Moğol-Tatar dönemi için bariz şekilde ortadadır. Spartokidlerin İskitlerden bağımsızlığı ancak Batı Kafkasya dağlılarının desteğiyle açıklanabilir. Grek koloniciler, Spartokidlerin tebaalarından başka bir şey değillerdi: Onların girişimciliğinin güvenliğe ihtiyacı vardı ve koruma için kime ödeme yapacakları fark etmezdi. Aynen kolonicilerin serbest ticaret merkezi (factoria-ç.n) Feodosya (Grekçe adı Teodosiya-ç.n), Gorgippia veya Pantikapey gibi, ama İskitya’da bulunan (Tuna ağzından Don’a kadar) ticaret merkezleri de serpilip gelişiyordu. Spartokidlerin örgütlü korumasına ihtiyaç duyanlar tam da Sind-Meot tarımcıları idi.

Sindika ve Meotya’nın batı bölgelerindeki buğday üretimi ticari mal boyutlarında idi. Ve Batı Kafkasya’nın tüm kalan nüfusunun içinde yaşadığı feodal anarşi ortamı, Bosfor Krallığı’nın ekonomisi için İskitya’dan daha güncel bir tehlike arz ediyordu. Bosfor’da Adige kökenli bir krallık hanedanının kurulması, bizim o sözüm ona Büyük Grek Kolonizasyonu’na dair genel tasavvur sistemimizi ciddi bir korelasyona maruz bırakıyor. Greklerin ve Kafkasyalıların (veya Grekler ve İskitlerin) karşılıklı ilişkilerinin karakterine alışılmış bakış, askeri-siyasi üstünlüğün mutlaka Greklere ait olacağına dair bir peşin hüküm üzerine inşa edilmişti. Daha da tartışmasız ve kullanışlı bir tez de, Greklerin kültürel üstünlüğüdür. İçerisinde Grek cemaatinin dışarıdan yamanmış bir pozisyonda olduğu, başrolün de Kafkas dağlılarına ait olduğu bir devletin mevcudiyeti, gerçekten de Helenlerin Akdeniz havzası, Anadolu, İskitya ve Kafkasya kültürleriyle karşılıklı etkileşimine dair geniş bir örnek yelpazesinde çok sıradışı gözükmektedir. Batı Kafkasya medeniyeti, Dorik Grek medeniyetiyle karşılaştırıldığında 3-3.5 bin yıl daha eskidir. Maykop kültürü tüm Avrupa sahasında en eski olanıdır ve Hatti, Sümer ve Antik Mısır medeniyetiyle yaşıttır. Antropologlar Batı Kafkasya arazisinde bir Adige-Pontik antropolojik tipinin varlığının, birbirini takip eden kesintisiz karakterine işaret ediyorlar. Anadolu’nun Abhaz-Adige etnosları olan Hattiler, Kaşkalar ve Abeşlalar, henüz Grekler bu adla dünya sahnesine çıkmamışken, gelişmiş bir yazı geleneğine ve şehirlere sahiptiler. Batı Kafkasya dağlılarının denizcilik geleneği, sadece Greklerinkinden değil, Fenikelilerinkinden bile daha eskidir. 100 kişilik mürettebat taşıyan bir savaş gemisinin inşası, kuşaktan kuşağa devredilen muazzam bir bilgi birikimi olmaksızın mümkün olur muydu? İşin sadece bu veçhesi dağlıların kültürel siluetine dair bir tanıklıktır. Yeri gelmişken söyleyelim, Greklerin Batı Kafkasya dağlılarına karşı koyacak durumda olmadıkları anlaşıldı, hatta Romalıların da bunun altından kalkamadığı ortaya çıktı.

Gorelik’e göre Kubanötesi’nin silah atölyeleri Tüm Avrasya’da silah ve zırh konusunda moda yaratan merkezlerden birisiydi. Aynı şeyi Yunanistan için asla söyleyemeyiz. S. A. Starostin ve S. L. Nikolayev gibi büyük dilbilimciler, Grek dilinin kültürel lügatçesinde Kuzey Kafkas etkisinden söz ediyorlar. Greklerin mitolojisi ve dini, Yunanistan’ın yerlisi olup, Hattilere ve dolayısıyla da Abhaz-Adigelere akraba bir etnos olan Pelasgların doğrudan ve uzun süreli etkisi altında oluşmuştur. Promete, Balkan dağlarında değil, Kafkas dağlarında zincire vurulmuştur. Kallistov (D.P. Kallistov, 1904-1973. Rus tarihçisi-ç.n.) antik edebiyatın karakteristik bir yanının, Herodot’un atıfta bulunduğu yarı destansı Efor’dan (Efor-Antik Yunan’da Sparta’nın üst düzey barış yargıçlarına verilen ad-ç.n) başlayarak Kafkas dağlılarına karşı duyulan coşkun bir hayranlık olduğuna işaret ediyor. Entelektüel Helenler, kendi soydaşlarının homoseksüalitesini ayıplayarak, dağlıların doğaya aykırı kusurlardan uzak oluşlarını özellikle takdir ediyorlardı.

Hıristiyan ahlak değerleri Mesih’ten çok önceden beri mevcut idi. Ve tam da Kafkasya’da. Milet’ten ilk koloniciler gelmeye başladığı sırada Adigelerin hayatı idame tarzları dengeli ve Karadeniz bölgesi ülkelerinin büyük çoğunluğuna kıyasla çok daha yüksek bir düzeyde idi. 500-700 yılda Grek şehirleri bir türlü çevrelerinde küçük ölçekli de olsa gelişmiş bir tarım sahası oluşturmadılar. Kafkaslılarla bir ihtilaf durumunda Grekler hemen ambargoyla, gıda kriziyle karşı karşıya kalıyorlardı. Kafkaslılardan buğday satın alıp, onu Anadolu ve Balkanlar’a ihraç etmek Bosfor Krallığı’ndaki ana Grek ticari kalemi idi. Burada, İtalyanların XIII-XV. yy’larda Zihya’daki mevcudiyetinin karakteriyle bir paralellik görüyoruz. İtalyan yazışmaları Adigelerle ihtilaflı durumlarda, kolonilerde çekilen gıda sıkıntısına dair endişeli raporlarla doludur. Zihya prensleriyle bir anlaşmaya varılabildiğinde, hazine görevlileri ve Kefe Konsolosu hemen Cenova’yı müjdeliyorlardı. Zih buğdayı ticareti, Karadeniz havzasındaki İtalyan girişimciliğinin ana bileşeni idi. İşte bir XV. yy. İtalyan kaynağından sıradan birkaç satır: “Zihya prenslerinden haber almış olmanıza ve tacirlerimizin kârlı bir iş umuduyla Kopa’ya hareket etmiş olmasına çok sevindik” (5). Hem İtalyanlar ve hem de Grekler Çerkesya’da (Zihya, Sind-Meot) yalnızca, her zaman yabancıların doldurduğu o sosyal nişi dolduruyordu.

Hem toplumun bizatihi sosyal örgütlenmesini ve hem de değer yargılarındaki tercihleri belirleyen şey, süvari etiği, şövalye etiği idi. Her ne kadar ticaretle uğraşmayı şeklen yasaklayan kurala gerçek hayatta her zaman uyulmasa da, Adigelerin kendileri de deneyimli ticari ajanlara, Greklere, Ermenilere, Yahudilere, Cenovalılara, İranlılara vs. ihtiyaç duyuyorlardı. Spartokidlerin, Atinalılara Bosfor buğdayının alımında öncelik tanımalarına karşılık olarak minnettar Atinalılar, üç Spartokid’in, eş yönetici olan üç kardeşin anısına bir anıt diktiler. Demostenes de nutuklarında onlara ve tüm sülalelerine övgüler yağdırıyordu (6).

Görüldüğü gibi, Batı Kafkasya dağlıları her ne kadar şehirler kurmasalar ve kitaplar yazmasalar da, başka tipte gelişmiş, zengin bir kültüre sahiptiler. Ziraat, bahçecilik, denizcilik, silah ve zırh üretimi, atçılık, hekimlik, mitsel-dinsel sistem vb. gibi önemli sahalarda üst pozisyonlarda olan ve komşuları üzerinde uygarlık getirici etki yapan onlardı. Y.V. Gorlov ve Y.A. Lopanov (Moskova) Sind-Meotların ekonomisinin yoğun karakterine işaret ediyor: Başarıya ekim alanlarının artırılması yoluyla değil, tarım için uygun koşulların sağlanması yoluyla ulaşılıyordu. Taman Yarımadası’nda ıslah edilmiş arazinin alanı, yazarlara göre 48.000 hektara ulaşıyor ki, bu da tüm arazinin yüzde 40’ı eder (7). Önde gelen paleobotanikçilerden, Rusya’da genetik biliminin kurucuları olan akademik P.M. Jukovskiy ve N.İ. Vavilov, Batı Kafkasya’nın, kültür meyvesi cinslerinin üretimindeki öncü rolüne dikkat çekiyorlar. N.İ. Vavilov, Adigey’den Avrupa bahçeciliğinin anavatanı olarak söz ediyor (8). Adige bahçeciliği, aşılama sanatı üzerine kurulmuştu. Bununla ilgili olarak P. M. Jukovskiy’i anmamız lazım: “Aşının anavatanı Kafkasya” (9). Burada akademisyen, tam olarak tarihi Çerkesya sahasını kastediyordu. Tanınmış bahçecilik uzmanı A.O. Şmit, Yunanistan ve Önasya halkının bahçeciliği, kadim Zihya sakinlerinden öğrendiğinin altını çiziyor (10). N. Beryozkin ve Y. Suhorukih şu sonuca varıyorlar: “Adige bahçeciliği tarihinin üç bin yıllık geçmişi olduğunu söylemenin hiç de abartma olmadığına dair yeterli kanıt vardır” (11). Jukovskiy’den konumuz için önemli bir not daha: “Tüm veriler, hem yabani ve hem de kültür armudunun evrim geçirdiği arenanın tam da Kafkasya olduğunu gösteriyor. Evcil eriğin çıkış yerinin, yabaneriği ve çakaleriğinin birlikte yetiştiği ve bunların doğal melezlerinin defalarca tespit edildiği bölgenin Kafkasya olduğunu kabul etmemiz lazım” (12). G.G. Tarasenko’ya göre, “Kültür elmasının doğum yerinin Kafkasya’nın dağlık bölgeleri olduğu en ağır basan görüştür”. Batı Kafkasya’daki tarıma ve bahçeciliğe bu denli odaklanmamızın nedeni, Kafkasya’da ve Kuzey Karadeniz sahilindeki Grek-Barbar sentezi üzerine üretilen eski tarih yazımı klişelerinin üstesinden gelme zorunluluğudur. Bu klişenin vardığı sonuç, Grek kolonicilerin Kafkasya ve İskitya halklarına kültür getirdiği ve hatta onların günlük yaşamını dönüştürüp, iyileştirdiğidir. Yalnızca bir tek Adige bahçesi konusu bile, buna benzer teorilerin temelini çökertiyor.

Binlerce yıl boyunca çok çeşitli yüzlerce kaynakta tespit edildiği gibi, bahçeciliğin bu seviyede ve bu boyutlarda yapılması, Adigelerin her gün titizlikle çalışmasını gerekli kılıyordu. Yoksul Grek yerleşimcilerin (Arkeolojik veriler, Kafkasya ve İskitya’daki tüm kolonilerin, ilk 100 yıl süresince çok yoksul olduklarını gösteriyor), yalnızca iyi savaşmakla kalmayıp, muhteşem bahçeleri ve tarlaları da işleyebilen güzel ve mağrur, savaşçı bir halkın meskûn olduğu kalabalık nüfuslu, müreffeh bir ülkeye geldikleri sonucunu rahatlıkla çıkarabiliriz. Korsan filolarının ve büyük çaplı süvari ordularının iaşe ve ibatesi için de yüksek seviyede bir geçim ve iaşe sistemi gerekli idi. Kadim Adigelerin zenginliğine, yüzlerce krallara layık lüks mezar gömüsü kanıttır. Şaşkınlık, hayranlık, kıskançlık, işte XVIII. yüzyılda ve XIX. yüzyılın ilk yarısında Çerkesya’yı ziyaret eden Rusların, Osmanlıların, Batı Avrupalıların hissettikleri duygu demeti bunlardı. Görünen o ki, kadim Zihya da Helenleri en az bu kadar etkilemişti. J. Bell, Edmund Spenser ve birçok başka gezgin, her karış toprağın işlendiğini ve muntazam olarak çitle çevrildiğini söylüyor. Bu, XIX. yüzyılın 30’lu yıllarında, yani Kafkas savaşının en kızgın döneminde oluyor. 1866 yılında, Adigelerin sürülmesinden bir-iki yıl sonra önde gelen tarım uzmanlarından İ.S. Hatisov ve A.D. Rotinyants başkanlığında Tiflis’ten gelen bir komisyon, Sucuk’tan (Novorossiysk) Adler’e kadar Çerkes sahilini inceledi. O derece yoğun bir tarım üretimine şahit oldular ki, bazı bölgelerdeki Çerkesler yakacak sıkıntısı çekmeye başlamışlardı (14). N. Beryozkin ve Y. Suhorukih, 1872’den 1922’ye kadar olan dönemde, en verimli çağdaki eski Çerkes bahçelerindeki 1.200.000 ağacın kesildiğine işaret ediyorlar: Yıllık ürün kaybı, takip eden yıllarda tüm SSCB’de toplanan ürün hacmini aşıyordu (15). Yeri gelmişken, Batı Avrupa’da cevize Çerkes cevizi (Circassian walnut) dendiğini hatırlatalım. Adigelerin tarım kültürü tarihi alanında tanınmış bir uzman olan Barasbi Hakunov (Çerkessk), hem bu konunun tüm Adige tarihinin rekonstrüksiyonu açısından önemine ve hem de P.M. Jukovskiy’in cevizin doğum yerinin Batı Kafkasya’nın dağlık bölgeleri olduğuna dair kanaatine dikkatimi çekti (16).

Çerkeslerin soygunla, yağmayla, avcılıkla ve neredeyse toplayıcılıkla geçindiğini söyleyen o basmakalıp söyleme karşılık, tüm bunların “dağlı ekonomisinin bir bileşeni” olmadığını söyleyelim. Tüm konferanslarda M. Bliyev’in teorisinin taraftarları inatla “vahşi dağlılara” işaret etseler de. Kafkas bizonunun (Dombey-adombey) yerli popülasyonunu, Adigeler binlerce yıl boyunca korudular. Hatta 1830-1864 döneminde, Adige ülkesi abluka altındayken ve çar orduları planlı olarak gıda stoklarını yok ederken, Adigeler bizonları yok etmedi. Avcılık bir spor eğlencesi idi ve dağlıların beslenme sistemi açısından hiçbir önemi yoktu. Bizonların ve ayıların afet derecesine varan bir vahşetle yok edilmesi XIX. yy’ın sonu ile XX. yy. başı arasındaki Büyük Prenslik (Çarlık) (Çarın kardeşlerine Büyük Prens denirdi-ç.n) av partilerinin bir sonucudur (17). İskitya ve Kafkasya’daki Grek mevcudiyetine yönelik modern tarih yazıcılığında, Grek-Barbar etkileşiminin karakteri ve çıkarımlarının yeniden gözden geçirilmesinin gerekli olduğuna işaret ediliyor. N. Marr’ın çağrısı 70 yıl sonra duyuldu. Yerel ortamda gelişen kültür formlarına karşı peşin hükümlü ve çoğu zaman aşağılayıcı bir yaklaşım, çok sayıda yazarın Grek-Kafkas ve Grek-İskit ilişkilerinin gerçeğe yakın bir resmini çizmesine izin vermedi. Aşağıda, Spartokidlerin kökenine dair çok geniş bir görüşler demeti sunuyoruz.

MÖ V-II yy’larda Bosfor Krallığı’nı Spartokidler hanedanı yönetti. Hanedan adını, kurucusu I. Spartok’tan aldı (MÖ 438-433). Onun iktidara gelişi, pek muhtemeldir ki, Bosfor hanedanlarının ilk serisi olan Arheanaktidlerin zorla tahttan uzaklaştırılmasıyla ilgilidir (18). Spartok’un iktidara gelişi haberini Sicilyalı Diodorus’tan alıyoruz. “Teodor’un Atina’da arhontluğu (arhont-kadim Yunan’da yargıç krallara verilen ad.-ç.n) sırasında -diye yazıyor Diodorus– Kimmer Bosforu’nda, Arheanaktidler adlı kralların iktidarının 42. yılı dolmuştu – krallık iktidarını Spartok aldı ve yedi yıl hüküm sürdü” (19). Diodorus’un kullandığı “Spartok” formu edebi kaynaklara özgüyken, bu adın yerel, Bosfor yazılışı Spartokos veya Grekçe eki atarsak Spartok’tur. Bu biçime yazıtlarda ve sikkelerde rastlıyoruz (20). Spartok’un nasıl iktidara geldiğine dair, kaynaklarda atıf yoktur. Muhtemeldir ki, bir ihtilal sonucunda olmuştur. Çok muhtemeldir ki, Arheanaktidler, birçok diğer hanedan gibi, mesela X. yy’ın Abhaz Leonid hanedanı gibi sona ermiştir (21). Diodorus, Spartok’un “iktidarı aldığına” dair çok kısa bir notla yetinmiştir. Arheanaktidlerin göç ettiğine dair dolaylı tanıklıklar vardır, bunlardan biri, Grek yazarların “Feodosya’da bir zamanlar Bosfor’dan kovulanların yaşadığına” dair atıflarıdır (22). Üstelik Pantikapey sakinlerinin onlarla ilişki içinde olması, erken Spartokidlerce bir kötü niyet belirtisi olarak değerlendiriliyordu (23).

Spartokidlerin etnik kökeni meselesi, Kafkasya ve Kuzey Karadeniz sahili uzmanı birçok yazarın dikkatini çekmiştir. “Çerkeslerin Kökeni” kitabının yazarı Aytek Namitok bu konuda şöyle yazıyor: “Spartokid hanedanı Trakyalıydı. Trakyalılar dışarıdan gelme değil, yerli bir halktı. Sindler Trakyalıydı. Spartokidler de onların arasından çıktı” (24). M.İ. Artomonov da aşağı yukarı aynı versiyonu savunuyordu: “Muhtemeldir ki, Meot kabileleri Kimmerlerin kalıntılarıdır. Bize göre Sindler, Kimmerlerle özdeştir. Spartokidlerin Bosfor tahtına çıkmasının bir iktidar gaspı sonucu değil, gönüllü bir davet sonucu olduğunu söyleyebiliriz.” (25)

Spartokidlerin Kimmer-Sind kökenine dair versiyonu M. İ. Artomonov daha ayrıntılı olarak, ama biraz farklı vurgularla başka bir eserinde açıklamıştır: “Arkeolojik veriler Kimmerlerin İrani dilli oldukları kanaatini mümkün kılmıyor; Kimmerlerin, İskitlerle ve Meotlar gibi Kafkasya yerlisi halklarla, hele de Kırım’ın yerli halkı olan Traklarla hiç ilgisi olmadığına, ama Küçük Asya ve Balkan Yarımadası’nın kadim halkına, özellikle de Trakyalılara yakın olduklarına dair veriler daha fazladır. Bosfor kralları Trakyalı ortamından değil, Kimmer-Sind ortamından çıkmışlardı; Bosfor hükümranları ve Sind kralları sağlam akrabalık bağlarıyla bağlanmışlardı; onlar bir ailenin üyeleri idiler” (26). Spartokidlerin Trakya nesebine dair kanaat ifade edenler arasında İrani ekolden kimseler de vardı, A.A. Maslennikov ve V.D. Blavatskiy onlar arasındadır. Maslennikov şöyle yazar: “M.İ. Rostovtsev’in Spartokidlerin Sind eşrafıyla erken akrabalık bağlarına dair düşüncesi tartışma götürmez” (27). Blavatskiy daha ayrıntılı konuşur: “Spartokidlerin kökeninin Asya Bosforu’nun kabile eşrafı zümresinden çıktığını ileri süren görüş, bize daha muhtemel görünmektedir. Hanedanın kurucusu Spartok’un Trakyalı ismi, çok muhtemeldir ki, Bosfor’un Asya yakasında yaşamış olduğu şüphe götürmeyen Trakya dilli yerli halkla alakalıdır” (28).

Görüldüğü gibi mevcut literatürde Spartokidlerin kökenine dair iki ana versiyon yaygındır: Trakya ve Sind. Bir dizi yazarda bu versiyonlar, kendilerinin Trakyalılarla Sind-Meotların, Kimmerler zemininde etnokültürel akrabalığı teorisine bağlılıkları ölçüsünde birbiriyle çelişmektedir (M.İ. Artomonov, A. Namitok vb.). D.B. Şelov ve F.S. Şelov-Kovedyaev, pek bir kanıt göstermeden de olsa, Trakyalılar ve Sind-Meotların bu şekilde ortaklaştırılmasına karşı isyan ettiler: “Bizler, onu (Spartok’u) Trakyalı sayan biliminsanlarına kesinlikle katılıyoruz. Spartok’un Sind eşraf zümresinin mensubu olduğuna dair düşünce, Trakyalıların ve Sindlerin kökeninin Kimmerlere dayandığı şeklindeki akla ziyan önerme üzerine kurulmuştur” (29). Böyle tumturaklı söylemlerin yerinin etnolojik araştırmaların sayfaları değil, parti konferansları olduğunu söylemek gerekiyor. Trakya versiyonunun ana önermeleri üzerinde ayrıntılı olarak durmanın gerekli olduğunu görüyoruz. İlk defa bu versiyon G. Perro’nun esaslı araştırmasında dile getirilmişti (30).

Versiyonun köşe taşı, hanedanın bir dizi üyesinin Trakyalı isimler taşıyor olmasıdır. Spartok, Perisad ve Komosariya gibi isimler. V.F. Gaydukoviç bizatihi Trakya’daki Odris Hanedanı’nın üyelerinin de aynı dönemde aynı isimleri taşıdıklarına dikkat çekiyor ve bu keyfiyeti çok önemli bulu yor (31). Bosforlu ve Trakyalı isimler arasındaki transkripsiyon farkını V.F. Gaydukoviç, Bosfor’da bu isimlerin Helenize edilmiş haliyle tespit edilmiş olmasıyla açıklıyor. Yani, Bosforlu Spartok’a Trakyalı Sparodoko; Bosforlu Perisad’a Trakyalı Berisad karşılık geliyor (32). Bosforlu ve Odrisli hanedan üyelerinin isimlerinin uyuşması, şimdilik Spartok’un Trakyalı aidiyetinin tartışmasız kanıtı olabilir. Aynı kanıta dayanarak Odrisli hanedan üyelerinin Bosfor (Sind) kökenli olduğu da iddia edilebilir. Spartokidlerin Helenik olmayan veya barbar aidiyetinin kanıtı, G. Perro’ya ve V.F. Gaydukoviç’e göre Strabon’daki bir pasajdır. Strabon barbarların yüksek ahlaki vasıflarına, doğaya aykırı kusurlu eğilimlerden uzak oluşlarına ve diğer erdemlerine işaret ederken ve örnekler verirken şöyle diyor: “Hrisipp’in Bosfor kralları, özellikle de Levkon hakkında ne söylediğine de bak” (33). Buradan hareketle ve diğer bazı bilgilere dayanarak, V. F. Gaydukoviç Spartokidlerin köken olarak Helen olmadıkları sonucunu çıkarıyor.

V.V. Struve, Grek tarihçilerin Spartokidlere karşı ikili yaklaşımlarına dikkat çeki yor. Mesela Strabon’da onlar kâh Barbar, kâh Helen olarak boy gösteriyorlar; Polyaenus’ta Perisad’a dair anlatı, Barbar komutanların savaş hilelerinin anlatıldığı yedinci kitaba konmuş, Levkon’a dair olan ise Helen komutanların askeri hilelerinin anlatıldığı altıncı kitaba konmuş (34). Bizim açımızdan böyle bir ikilik kolay açıklanır bir şeydir. Polyaenus, MS II. yy’ın bir yazarı, yani anılan Perisad ve Levkon’dan 500 yıl sonra yaşamış, oldukça geç bir dönemin yazarıdır. I. Levkon MÖ IV. yy’ da yaşamış; tam iktidar yılları 389-349; I. Perisad ise kardeşi II. Spartok’la birlikte MÖ 349-344 yılları arasında hükümdarlık yaptı. Görünen o ki, Polyaenus bu hanedan üyelerini anlatırken tamamen farklı kaynaklardan, üstelik Spartokidler hakkında bilgisiz kaynaklardan yararlanmıştır. Sonuçta Polyaenus, malzemesini kitap başlıkları arasında dağıtarak bu problemin çözümüne, isimlerin karakterinden yola çıkarak, formel olarak yaklaşmış oluyor. Bunun sonucu olarak Grek adı Levkon olan bir Spartokid Grek komutanları arasına, oğulları I. Perisad ve II. Spartok da Barbarların arasına düşmüş görünüyor. Strabon’un kitabındaki aynı bölümü T.V. Blavatskiy başka türlü tercüme etmeyi önerdi: “Levkon’un maiyetindeki krallara dair”. Burada kastedilen krallar Levkon’un itaat altına aldığı kabilelerin krallarıdır (35). Strabon’un bu yeni yorumu, Hrisippa’nınkiyle (MÖ III. yy.) beraber dilbilimi açısından yeterli derecede ikna edicidir ama I. Levkon’un idaresindeki Bosfor’un gerçekleriyle örtüşmemektedir. Onun iktidarında küçücük krallıklar boyutundaki tüm vilayetler Kerç Yarımadası sınırları içine sokulmuştu ve nominal olarak bile olsa herhangi bir Sind-Meot grubunu içine almıyordu (36). Dolayısıyla “Levkon’un maiyetindeki krallardan” söz etmek abes olurdu. Üstelik Kerç Yarımadası sınırları içindeki Feodosya’yı itaat altına almak için I. Levkon’un çok uzun süre savaşması gerekmişti; hem de bu savaş, daha önce, Feodosya kuşatması sırasında ölen Satir (433-389) zamanında başlamıştı. Kafkasya istikametine gelince, “Aşağı Kuban’ın ve Kuzey Azak kıyısının Bosfor şehirleriyle sınırdaş bölgelerine tamamen hâkim olmaya ilk Spartokidlerin gücü yetmiyordu, mücadele Feodosya ve onun Kırım’daki arazilerini ele geçirmek için veriliyordu” (37). Levkon’un askeri başarılarını ayrıntılı olarak nakleden Polyaenus, onun Sind-Meotlarla karşılıklı ilişkilerine dair, askeri olsun, barışçı olsun, tek söz etmiyor, ama daha geç bir dönemde Spartokidlerin Sindika’da tutunmak için yaptıkları başarısız girişimleri ve oralardan kovulduklarını naklediyor (38).

Tipolojik olarak Bosfor Krallığı, Mihail Paleologos’un, haçlıları Konstantinopolis’ten kovduğu 1260 yılı ile Osmanlıların tazyikiyle varlığının sona erdiği 1453 arasındaki Bizans İmparatorluğu’na benziyor (39). Her iki oluşum da son derece gelişmiş bir siyasi altyapı ile toprak planında bir boğazın (Bizans Bosforu ve Pantikapey’in Kimmer Bosforu) her iki yakası boyunca uzanan ince arazi şeritleri halinde idiler. İlkinde tüm imparatorluk çoğu zaman başkent ve çevresinden ibaretken, ikincisinde de Spartokidlerin gerçek iktidarı, başkent Pantikapey’den başka, ancak Kerç Yarımadası arazisine kadar uzanıyordu. Stratejik bakımdan önemli boğazların kontrolü bu iki siyasi yapının uzun süre hayatta kalmasını sağlamıştı. Sonuç olarak Spartok’un Trakyalı kökeni taraftarlarının kanıtları değerlendirildiğinde, bu versiyonun gerekçe kurgusunun yeterli düzeyde olmadığı tespitini yapmak gerekir. Şimdiye kadar, kaynaklardan antik yazarların gözünde Spartokidlerin Trakyalı olarak gözüktüğünü kabul etmemizi sağlayacak gerekçeler veya tanıklıklar ortaya konmuş değildir. Trakya versiyonu taraftarlarının açıklığa kavuşturabildikleri yegâne şey, Spartokidlerin Helenik değil, Barbar kökenli olduğu ve bunun da zaten antik yazarlar tarafından bilindiğidir. Böyle olmakla birlikte, onların etnik kökenine dair kesin ifadelerin mevcut olmayışı şaşırtıcıdır. Belki de bu ifadeler orijinal listelerde mevcut idi, ama basitçe kayboluvermişti. Ya da bu mesele Bosfor tarihinin bazı olaylarını bize ulaştıran az sayıdaki yazarın (Strabon, Polyaetus, Diodorus vb.) aklını meşgul etmemişti. Şimdi, Trakyalı Spartok’un Pantikapey’de nasıl ortaya çıktığını ve iktidarın zirvesine nasıl ulaştığını incelemenin gerekli olduğunu görüyoruz. G. Perro, Arheanaktidler döneminde Bosfor’da, Trakyalı paralı askerlerin mevcut olduğu tezini ileri sürdü (40). G. Perro tezini şöyle gerekçelendirdi: Her yandan “yarı vahşi kabilelerle” çevrilmiş Bosfor şehirleri halkı, sayıca az olmaları ve çeşitli zanaatlarla ve ticaretle de iştigal etmeleri nedeniyle Barbarların saldırılarına karşı koyabilecek bir ordu kuramıyorlardı, dolayısıyla paralı asker toplamak bir mecburiyetti.

Tamamen paralı askerlerden oluşan bir orduyu beslemek, devletin gelişen ekonomisi için çok ağır bir külfet değildi. Burada G. Perro, I. Perisad Evmel ile Satir arasında MÖ 310-309 yıllarında cereyan eden kardeş kavgasını naklederken, Trakyalı paralı askerlerden söz eden Sicilyalı Diodorus’tan (MÖ I. yy.) aldığı bilgileri ileri sürüyor (41). G. Perro’ya bakılırsa Spartok Trakyalı bir condottieri (paralı askerlerin komutanı-ç.n) idi ve yetenekleri, ordudaki prestiji ve nüfuzu sayesinde devletin tehlikede olduğu bir durumda yegâne taht adayı olmuştu. MÖ V. yy’da Bosfor’da paralı asker meselesi hararetli bir tartışma doğurdu. En şablonvari itirazın G. A. Tsvetayeva’dan geldiğinin altını çizebiliriz: “O zamanın Pantikapey’inin paralı bir orduyu ve bu ordunun, kendisini çevredeki kabilelerin saldırısından koruyacak askerlerini besleyecek durumda olmadığı hesaba katılırsa, sivil milis örgütlemesi gerekiyordu” (42). Paralı askerin mevcudiyeti meselesine dair reddiyesinde V. D. Blavatskiy biraz daha fazla kanıt gösterebiliyor. Paralı askerler her zaman pahalı idi ve bunları beslemek ancak varlıklı devletlerin harcıydı. Yani I. Perisad’ın, Arkadyalı I. Levkon’un dört bin paralı askerini Bosfor, MÖ IV. yy’da, gelişme döneminde besledi. Oysa V. yy. ortalarında durum başkaydı. O zaman devlet küçük bir araziyle yetiniyordu, başkenti henüz küçük bir şehirdi, basılan sikkeler de ancak gümüştendi ve nominal değerleri de küçüktü. Dolayısıyla Arheanaktid Hanedanı’nın, eğer buna hanedan denebilirse, paralı asker besleyebilecek imkânı yoktu.

Trakyalı paralı askerlerle ilgili polemik, gerçekte Sicilyalı Diodorus’ta onlara yapılan bir atıf üzerine kurulmuştur. Ama araştırmacıların çoğu “Trakyalı” kabile adının yazımındaki Diodorus metni geleneğinin tahrif edilmiş olduğunu kabul etmeye hazırdır. V.F. Gaydukoviç “Trakyalıları”, Kuban boyunun Meot kabilelerinden biri olan “Fateylerle” değiştirmeyi öneriyor (44). S.A. Jebelev yeni bir konjonktür önerdi; Kuban’ın kuzeyinde yaşamış olup, gene bir Meot kabilesi olan Siraklar (45). “Trakyalıları” “Siraklarla” değiştirmenin mümkün olduğunu destekleyen esas kanıt bir paleografik nüanstır: CIPAKON’dan OPAKON şeklinde bir kalem sürçmesi mümkündür ama OATEON pek muhtemel görünmemektedir. Üstelik eğer böyle olsaydı Fateylerin neden hem Satir’i ve hem de Diodorus’un ifadesiyle “yirmi bin süvari ve yirmi iki bin piyadenin başında bulunan Fatey kralı Ariharn” tarafından desteklenen Yevmel’i desteklediklerini açıklamak gerekecekti (46).

Bosfor’da Trakyalı mevcudiyetine dair yalnızca küçük bir tanıklık vardır. Bu, Pantikapey’de bulunmuş, Didz Beyfi adlı, Trakya kohortu (Latince cohors-eski Roma’da lejyonun onda biri ölçüsünde standart bir askeri birlik.-ç.n) komutanı bir senturionun (Eski Roma’da yüzbaşı-ç.n.) mezar taşıdır. (47). Ama bu Trakyalı mevcudiyeti, daha geç bir zaman olan Roma dönemine aittir ve Spartokidlerle bir alakası yoktur.

Spartokidlerin kökenine dair en az Trakya tezi kadar taraftarı olan ikinci bir versiyon da, Sind-Meot versiyonudur. Daha kısa olsun diye bu versiyonu Sind olarak adlandırabiliriz, zira Sindler Meot dünyasının bir parçasıydılar. Sind kökenine dair tahmin ilk defa İsviçreli gezgin ve tarihçi Frederik de Monpere tarafından dillendirilmişti (48). Sindlerin Kimmer ittifakının kalıntıları olduğu düşüncesi de gene onun tarafından ifade edilmişti, malum olduğu üzere bu düşünce daha sonra geniş bir yayılım gösterdi (49). Böyle olmakla birlikte Sind kökeni versiyonunun gerekçeli açılımı çok daha sonra, M.İ. Rostovtsev’in çalışmasında yapılmıştır. M.İ. Rostovtsev’in ana fikirleri daha sonra diğer tarihçiler, özellikle de V.D. Blavatskiy, İ.İ. Russu tarafından geliştirilmiştir. Biraz daha değişik görüşler M.İ. Artomonov ve D.P. Kallistov tarafından ifade edilmiştir (52). Spartok’un Sind kökenini gerekçelendirirken, en azından iki soruya cevap vermek gerekiyor: Neden Sind ortamından çıkan birisi Trakyalı adı taşısın ve bir Sind’in bir Helen şehir-devleti olan Pantikapey’de iktidara gelmesi nasıl mümkün oldu?

İlk soruya cevap vermek için M. İ. Rostovtsev, Kimmerlerin Trakyalı kökeni teorisine başvuruyor (53). Bu hipotezin, efsanevi Kimmerlerin etnik aidiyetini belirlemeye dönük birçok diğer denemeden sadece biri olduğunun söylemek gerekiyor. Üstelik bu denemeler arasında bu hipotez en ikna edici argümantasyon gibi durmuyor (54). Gerçekten de bu bakış açısının ana argümanı, Kimmerlerin Trerlerle ilkişkisidir. Trerler antik yazarlarda kâh Kimmerli (Strabon), kâh Trakyalı (Strabon, Apalinius, Arrian, Bizanslı Stefan) olarak boy gösteriyorlar (55). Lakin Trer kabilesinin Kimmer ittifakının çökmesinden sonra Trakya’da kalıp, zamanla bir “Trakya halkı” haline gelmiş olması da çok muhtemeldir (56). Trerlerin Kimmerlerle akrabalığı onların illa da Trakyalılarla akraba olmaları mecburiyetini getirmez. Başka bir argümanı M.İ. Rostovtsev mitolojide buluyor. “Grek söylencesi ısrarla Kırım’ın en eski halkını Trakyalılarla, Lemnos Adası’nı da Snyatlar veya Sintlerle ilişkilendiriyor ve hemen oracıkta Azak Denizi kıyılarında ve Taman’da yaşamış olan kabilelere, ki bir tanesi de Sind adını taşıyordu, has bir özellik olan kadınların siyasette, savaşta ve dinde oynadığı öncü rolleri yakıştırıyor” (57).

Bu argüman çok enteresan, zira Sintlere atıf yalnızca mitolojide yapılmıyor, bir dizi tarihçide Sintler Trakyalı kabileler arasında görünüyor. Miletli Hecateus (MÖ 560-480) Trakya’yı anlatırken, 12 kabile arasında Sindlerin adı geçiyor (58). Hecateus’un Trakya ile ilgili bilgisi çok ayrıntılı ve yalnızca sahil şeridini değil Trakya’nın içlerini de kapsıyor. Trakya’nın antik dönem ve erken ortaçağdaki etnik haritasıyla ilgili olarak onun otoritesi o kadar büyüktü ki, eserini ondan bin yıldan daha uzun bir süre sonra yazan Bizanslı Stefan, Trakya’yı anlatırken, diğer herhangi bir kaynaktan daha fazla Hecateus’un bilgilerini kullanmıştır. Sindlere dair yazdığı bölümde, başka bir şeyden daha söz ediyor: “Meot Gölü’nün güneyinde bazıları derler ki, Sind kabilesi de Meotların bir koludur”, Bizanslı Stefan Trakya’da “Sindo-Nain” kabilesinden ve gene orada Sindessos ve Sintiya adlı iki şehirden söz ediyor (59). Hecateus ile Stefan arasındaki boşlukta Trakya’da Sindler veya Sintlere dair Thucydides (MÖ yaklaşık 470-400), Rodoslu Apollonius (MÖ III. yy.) ve Ovidius (MÖ 43-MS 17) da yazdı (60).

Kafkasya’nın Sindleriyle Trakya’nın Sintleri arasında, kökleri Kimmer dönemine kadar giden muhtemel bir akrabalık çok akla yakındır. “Sind” etnikonunun (bir halkın yaşadığı yere özdeş isimle anılması-ç.n.) bu iki bölgeyi yakınlaştıran yegâne etnikon olmadığını belirtmemiz gerekiyor. En güçlü Trakya kabilelerinden birini tarif eden Mait, Maid veya Med etnikonu da antik yazarlarda aynı sıklıkla ortaya çıkıyor. Tınısı itibariyle bu etnikon Kafkasya’nın Maitlarına (Maiotlara, Mestlere, Meotiklere) çok yakındır. Meşhur Romalı gladyatör Spartak (epigrafik biçimi Sparadoko) Maiod kabilesinden idi (62). Antroponimlerin (insan ismi-ç.n.) ve etnonimlerin (kavim adı-ç.n.) Trakya’da ve Batı Kafkasya’da birbirini izlemesi basit bir tesadüf olamaz. Trakya’daki Maidler ve Sintler, Batı Kafkasya’daki Meotlar ve Sindlerdir. Trakya’daki Sparadoko ve Berisad, Batı Kafkasya’daki Spartok ve Perisad’dır. Tuna’da ve Azak Denizi’ndeki bir balık cinsinin ortak adı “antakey”dir (63). Benzerlikler listesi, Trakya Bosforu ve Kimmer Bosforu’yla devam ediyor. Nihayet adı Sindleri çağrıştıran Güney Trakya kabilesi Apsintler (64). İstenirse Trakyalılar ve Sind-Meotlar arasındaki paralellikler listesi çok daha fazla uzatılabilir. Hem birçok benzerlik hemen yüzeyde bulunuyor ve hayat tarzı, mantalite, dış görünüm, sosyal organizasyon tipi ve dinsel kültler gibi sahalara dairdir. Geniş etnokültürel benzerlikler zemini, Bosfor hükümranlarını salt Trakyalı saymamamıza izin veriyor. Onların yerli doğası aynı derecede ihtimal dahilindedir. Özetle, Bosfor hükümranlarının Sind kökenli iken neden Trakyalı ismi taşıdıkları sorusunun cevabının bulunduğunu söyleyebiliriz. Şimdi Bosfor’da bir Sind kökenlinin en üst iktidara geliş ihtimalini ve bunun sebeplerini açıklamak gerekecek.

Bir Sindin iktidara gelişini M.İ. Rostovtsev, ve ardından D.V. Blavatskiy, Atina’nın Milet’in Karadeniz havzasındaki kolonilerine karşı yürüttüğü yayılmacılığın sebep olduğu karmaşık bir siyasi durumla açıkladılar. Yazarların görüşüne göre Milet grubu Sind aristokratları arasında kendilerine müttefik veya hami aramak zorunda kalmışlardı. V.D. Blavatskiy düşüncesini şöyle açıklıyor: “Spartokidlerin iktidara gelişi, daha önce Bosfor devleti halkının en nüfuzlu kısmıyla Sind-Meot eşrafı arasında gelişen sağlam temaslar sayesindedir” (65).

Her iki tarafın da çıkar ortaklığı, Atina’nın Bosfor’daki yayılmacılığı koşullarında, Sind kökenli olduğunu düşündüğümüz Spartok’un iktidarının, Arheanaktid Hanedanı oligarşisinin yerini almasını önemli ölçüde kolaylaştıran bir durumun ortaya çıkması sonucunu doğurmuştur. Yeni hanedan, Milet burjuvalarının ve Sind toprak sahiplerinin çıkarlarını savunan bağımsız bir politika gütmeyi kolaylaştırmak zorundaydı.

Spartokidler hanedanı çok dayanıklı olduğunu gösterdi, 344 yıl hüküm sürdü. Bu denli yüksek dayanıklılık, Sindler, daha geniş planda da Sind-Meotlar tarafından sağlanan devamlı bir askeri destekle açıklanabilir. Bu keyfiyet Spartokidlerin Sind kökenli olduklarının da dolaylı bir kanıtıdır. Nihayet, Bosfor devletinin Spartokidler iktidarı dönemindeki tüm tarihi, bu hanedan üyelerinin Batı Kafkasya arazisiyle ve özellikle de Sindika ile çok sıkı ilişki içerisinde olduğunu gösteriyor.

 

http://www.adygaabaza.ru.)

 

Çeviri: Uğur Yağanoğlu


1. Артамонов М.И. К вопросу о происхождении Боспорских Спартокидов //ВДИ. -1949. -№1. -С.29-39.
2. Шамиладзе В. М. Предисловие / /Культура и быт адыгов. -Вып.VIII. -Майкоп, 1991. -С.З.
3. Горелик М.В. Указ. соч. -С. 17, 34,47-49, 72, 101,168,195. Николаев С.Л. Северокавказские аимствования в хеттском и древнегреческом // Древняя Анатолия. -М., 1985. -С.СО 63; Старостин С. Л. Культурная лексика в общесеверокавказском словарном фонде //Указ. сб.
4. С.74-79.
5. Цит. по Зевакнн Е.С. и Пенчко Н. А. Указ. соч.-С.111.
6. Демосфен. Речи. -М., 1994. -С.21-23,417,421-424, 436.
7. Горлов Ю.В., Лопанов Ю.А. Древнейшая система мелиорации на Таманском полуострове // ВДИ. -1995. №3. -С.121-127.
8. Тхагушев H.A. Адыгейские (черкесские) сады. -Майкоп, 1956. -С.35, 48-51.
9. Тхагушев H.A. Адыгейские (черкесские) сорта яблони и груши. -Майкоп, 1948. -С.22-23.
10. Березкин H., Сухоруких Ю. Старые черкесские сады // Советская Адыгея. -20.06.96 г. -С.5.
11. Там же.
12. Тхагушев H.A. -1956. -С.48-49.
13. Там же. -С.49.
14. Там же. -С.16.
15. Березкин H., Сухоруких Ю. Указ. соч.
16. Хьэкун Б. Шапсыгъым -тхьэмахуитк1э // Черкес Хэку. №98. -Н.З.
17. Торнау Ф. Секретная миссия в Черкесии. -Нальчик, 1999. -С.397; Демидов Э. Охотничьи путешествия на Кавказ. -Лондон, 1989 г. // Загадоч-ный мир народов Кавказа. -Нальчик,-С.351; Хутыз К. К. Охота у адыгов. -Майкоп, 1999. -С.71.
18. Гайдукевич В.Ф. Боспорское царство. -М.-Л., 1949. -С.54.
19. Диодор Сицилийский. Историческая библиотека // Античные ис-точники о Северном Кавказе. -Нальчик, 1990. -С.85
20. Latyschev В. Inscri ptiones antiquae orae septentrionalis Ponti Euxini graecae et latinae. -Vol.II. -SPb., 1916. -P.XVIII.
21. Матиане Картлиса // Сообщения средневековых грузинских пись-менных источников об Абхазии. -Сухуми, 1986. -С.41.
22. Гайдукевич В.Ф. Указ. соч. -С.54.
23. Гайдукевич В.Ф. Указ. соч С.54.
24. Namitok Д. OriKlne Circassiens. -Vol.2. Paria, 1939
25. Артамонов М.И. K iioim,1’®® происхождении скифов // игтмСу 4 1950. -№2. -С.35 36.
26. Артамонов М.И. Киммет,«,, скифы. -Л., 1974. -С.125
27. Масленников Л.Л. Насел»- Боспорского государства в VI и’””’ до н.э. -М., 1981. -С.12. Вь’
28. Блаватский В.Д. Пантикапей Очерки истории столицы Bocnoni М., 1964. -С.55-56.
29. Шелов Д.Б., Шелов-Коведяе в Ф.С. Сосуд жреца Фана с надписка // ВДИ. – 1979. – №2. – С.82
30. Perrot G. Le Commerce de, Cereales en Attique du Quatrième Siecl* avant Notre Ere // Revue Historique, Paris, 1887. -T.IV. -P.33
31. Гайдукевич В.Ф. Боспорское царство. -С.55.
32. Златковская Т.Д. Возникнове ние государства у фракийцев. -М 1971. -С.234, 243.
33. Гайдукевич В.Ф. Боспорское цар ство. – С.55; Страбон. -VII. -3-8.
34. Струве В.В. Этюды по истории Северного Причерноморья, Кавказа и Средней Азии. -Л., 1968. -С.30- 32.
35. Блаватская Т.В. Очерки поли тической истории Боспора в V-IV вв. до н.э. -М., 1959. -С.45-46.
36. Гайдукевич В.Ф. Боспорское царство. -С.58.
37. Там же. -С.59.
38. Полиен. Военные хитрости. – VIII. -55; Шилов В.П. О расселении меотских племен // СА. -1950. – С.102.
39. Пахимер Г. История о Михаил*’ и Андронине Палеологах. -Т.1- —
СПб., 1862; Еремеев Д.Е., Мейер М.С. –
История Турции в средние века и 110 вое время.
40. Perrot G. Le commerce. Revue Historique. -T.IV, p.33.
41. Perrot G. Le commerce. Revue Historique. -T.IV, p.34, •гам же: Rostovtzeff M. Iranians а Greeks in South Russia. -Oxford, 1»-
42. Цветаева Г.А. Грунтовой некрополь Пантикапея, его история, этни-ческий и социальный состав // Мате риалы и исследования по археологии СССР. -1951. -№19. -С 68
43. Блаватский В.Д. Античная археология и история. -С.49-50
44. Гайдукевич В.Ф. Боспорское царство. -С.73, 497; Помпоний Мела Кн.1. -Глава 114 // БДИ. -1949 _ №1, -С.275.
45. Жебелев С.А. Образование Бос- порского царства // Известия Госу-дарственной Академии истории материальной культуры. -№4. С.23.
46. Diod Sic. -XX. -22; Каллистов Д.П. Очерки по истории Северного Причерноморья. -С. 221.
47. Блаватский В.Д. Античная археология и история. -С.238.
48. Монперэ Ф.Д. Путешествие вокруг Кавказа / Пер. с франц. H.A. Дан- кевич-Пущиной // Труды института абхазской культуры. -Сухум., 1937.вып-У!.. -С.12.
49. Там же. -С.12-13.
50. Ростовцев М.И. Скифия и Бос- пор. -JI., 1925. -С.47.
51. Блаватский В.Д. Пантикапей. Очерки истории столицы Боспора. -М., 1964. -С.55-57; Russu I.I. Elemente traco-getice in Scitia si Bosporul Cimmerian // Studi si cercetari de istorie veche. -T.IX. -Pt. -2. -Bucarest, 1958, p.314-317.
52. Артамонов M.И. К вопросу о происхождении Боспорских Сиарто- кидов // ВДИ. -1949. -№1. С.29-39; Каллистов Д.П. Очерки по истории Северного Причерноморья. С.199-236.
53. Ростовцев М.И. Скифия и Бос- пор. -С.70.
54. Об иранской идентификации киммеров см.: Абаев В. И. Скифо-ев-ропейские изоглоссы. -М., 196о, Гаглойти Ю.С. Аланы и вопросы этногенеза осетин. -Тбилиси, 19оо, Миллер B.C. Эпиграфические следы иранства на юге России // Журнал
85 Министерства народного просвещения. СПб., 1886. -Окт.; Тереножки- Н А. И. Киммерийцы. -Киев, 1976. Об абхазо-адыгской идентификации см.: Лавров Л.И. О происхождении народов Северо-Западного Кавказа // Сборник статей по истории Кабарды. – Вып.З. -Нальчик, 1954; Членова Н.Л. Оленные камни Северного Кав-каза -источник для изучения киммерийцев. -Новосибирск, 1984.
55. АИСК. -С.59, 79, 80, 174.
56. Златковская Т.Д. Возникновение государства у фракийцев. -С. 18.
57. Ростовцев М.И. Скифия и Бос- пор. -С.76.
58. Златковская Т.Д. Указ. соч. -С.190.
59. Стефан Византийский. Описание племен // АИСК. -С. 173.
60. АИСК. -С.31, 51, 95.
61. Златковская Т.Д. Указ. соч. -С.28; Ps.-Arist. -116; Theophr. – 4.
62. Плутарх. Сравнительные жизнеописания // АИСК. -С. 114.
63. АИСК. -С.244.
64. Златковская Т.Д. -С.28, 206- 207, 248.
65. Блаватский В.Д. Пантикапей. -С.56.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here