Bir dezenformasyon aracı olarak milliyetçilik

0
171

Milliyetçiliğin, “ulusal çıkarlarımız” söylemlerinin “örtü” işlevini bu kadar çok gördüğü bir dönem herhalde hiç yaşanmamıştır. Hele milliyetçiliğe payanda olarak dinin bu kadar çok araçsallaştırdığı bir dönem ise hiç ama hiç görülmemiştir. 

Daha önce Kozlu’da, Soma’da, Ermenek’te ve daha birçok maden ocağında binlerce insanımızı kaybetmiştik. Şimdi de Bartın’da, adına “maden kazası” denen bir toplu cinayette gene onlarca işçi can verdi.  

Bir türlü bitmiyor kara dehlizlerin içindeki kara ölümler… Bütün dünyada maden kazaları azalıyor, sadece bizde artıyor. Ve bütün dünyada kader başka tür planlar yaparken, kaderin bizdeki taşeronları nedense başka karar vermiş görünüyorlar: “Bunlar her zaman olacaktır” demiş kader… “Başka plan beklemeyin, ona göre!” 

Türkiye’de kadere topu atıp, şimdilik topluma makûs talih yazanlar, madenlerde grizu patlama risklerini, önlemlerin çok eksik olduğunu, arızalar olduğunu söylemeyi; bu konularda hazırlanan raporların paylaşılmasını “dezenformasyon” yasasıyla engellemeye çalışıyorlar.  

Yani ilginç bir denklem kurulmuş vaziyette: bunların dediklerine göre, kader bir plan yapıyor, bizim memlekette güya ilahi kudrette olan birileri de -nasıl oluyorsa!- bu planı okuyabildiğini iddia ediyor, bu planın başka bir okuması olabilir diyenlerin de ağzı kapatılıyor.  

Adına istedikleri kadar gayet şık bir şekilde “iletişim” başkanlığı desinler, toplumu alenen manipüle ve dezenforme etmek üzere kurdukları propaganda bakanlığı, dini sos katılmış bir kader okuma tekeli, “dezenformasyon” şantajı ve milliyetçilik vb. ile oluşmuş muhteşem bir koalisyon, her durumdan kârlı çıkılacak operasyonları yürütüyor. 

Yani dezenformasyon yasası bir tür “kader okumasını” mecbur ediyor. Dezenformasyon yasası adeta “kader planlarını okuma kılavuzu olarak” işlev görüyor. 

Adına gayet şık bir şekilde “dezenformasyon yasası” denilen, fakat şimdiye kadar bütün darbe dönemlerinde olduğu gibi alenen “sansür” yapan yasayı silah olarak kullananlar aslında daha yasayı çıkardıkları anda, toplumu “dezenforme” etmeye başladılar. ABD’li bir yetkilinin “Bizim dezenformasyon yasamızla sizin yasanız bire bir örtüşüyor” dediğini öne süren propagandacıların iddiaları ABD tarafından anında “dezenformasyon” olarak niteleniverdi mesela! 

En öfkeli, en mutsuz, en tehlikeli 

Memleketin ormanları çatır çatır yok edilirken, meraları, en verimli toprakları, denizleri, akarsuları ve daha pek çok zenginliği devlet-parti aygıtına yapışmış asalak aparatçiklere peşkeş çekilirken, tabii ki bütün bunları örtmek gerekiyor. İnsanlara ve doğaya bu kadar aleni yapılan adaletsizliği ve söylenen yalanı örtmek için çok güçlü inandırma teknikleri gerekiyor.  

Bu yüzden, dünyanın geri kalanıyla ve de memleketin dört bir yanındaki komşularla olan ilişkilerde, “ulusal çıkar” konusunda mangalda kül bırakmayan hamaset dolu söylemler devreye giriyor. Diğer ulus-devletlerin pirüpak olmadığını tabii ki söylemeye bile gerek yok; ama altında yaşadığımız parti-devlet dilinin toplumu sürekli teyakkuz ve gerilim halinde tutmasının, toplumu ciddi biçimde hasta ettiğini görmemek mümkün değil. 

Sattığı silahlarla övünen, “bir gece ansızın gelebiliriz” tehditleriyle var olan, toplumu “korku ve savaş” ikilemine sokan militarist bir zihniyetin en acıklı tarafı da, bu tehditlere karşı muhatapların verdikleri cevaplarla ortaya çıkıyor. Bizim devletimiz savaş diliyle konuşurken, muhataplar “gündüz gözüyle, adalet ve gerçek gücün kimin tarafında olduğunun belli olduğu zaman gelmelerini bekliyoruz” diyerek, adeta sağduyuyla, “bizim” olan devletin savaş dilini eziyorlar. Bu sağduyu “bizim” tarafta olmadığı için eziklik hissediyoruz ve bize “utanma” düşüyor. 

Sağa sola yollanan hamaset salvoları “yavru vatan” olduğunda da eksik kalmıyor. KKTC’yi topu topu birkaç ülke tanıyor ama tanıdığını düşündüğümüz Türkiye bile aslında tanımıyor. Geçenlerde Kıbrıslı bir milletvekilinin altını çizdiği gibi, Türkiye KKTC’yi tanısa, bu kadar çok içişlerine müdahale etmeyi, KKTC’nin politikacılarını fırçalama hakkını kendinde görür müydü? 

Dolayısıyla, tabii ki, sürekli gerilim dili üreten, sürekli birileriyle savaş halindeymiş gibi propaganda yapan, her şeyi ulusal çıkarlar arkasına saklayan bir yapının içinde yaşayanlar dünyadaki en mutsuz insanlar sıralamasında en başta yer alır. Siz istediğiniz kadar silahlarınızla birinci olmakla övünün, insanlarınız mutsuzlukta birinci olur; çünkü silahlar ve hamaset mutlu insan üretmez… Sadece korkularını geçici olarak bastırır… Daha güçlü yeni korkular üretene kadar…  

Gallup araştırma şirketinin “Dünya Duygu Haritası”na ve daha başka araştırmalara göre, Türkiye “en az gülen”, “en öfkeli”, “en stresli”, “en tehlikeli” ülkeler sıralamasında, listenin en tepelerinde yer alıyor.  

Nasıl olmasın! 2010’lardan beri, “barış” ve “çözüm” siyasetinden vazgeçip, sistemli bir biçimde toplumu kutuplaştırma esaslı olarak yönetme stratejisinin tabii ki meyvelerini vermesi kaçınılmazdı ve sonuç ortada… 

  

Aşağılanmanın yarattığı  öfke ve güç 

Evet, korkuyla beslenen, korku üreten cemaatçi sağcı-popülist yönetimlerin kaosa sürüklediği dünyada, biz de memleket olarak derin bir mutsuzluk içindeyiz. Bizzat bu yönetici zihniyet ve onun aktörleri ve de onların koltuklarının altındaki arsızlar, sosyal adalet duygumuzu paramparça edip, her türlü ahlaksızlık ve hukuksuzluğun meşrulaşmasına zemin hazırlayarak mutsuzluğumuza sebep oluyorlar…  

Ama şunu unutmayalım…  

Bütün bu arsızlar takımının bu kadar arsız olmasında, onların döneminden önceki kibirli seçkinlerin ve sınıfların günahı var… Bu seçkin sınıflar, “çağdaşlık” ve daha bilumum kendinden menkul “kibirli” söylem ve ideoloji adına o kadar çok aşağıladılar ki…  

O aşağılanmanın yarattığı öfke hiçbir şekilde kolay kolay sindirilebilir bir öfke değil ve o aşağılanmanın yarattığı karşı güç de hiçbir şekilde kolay kolay sindirilebilir bir güç değil… 

Dünün aşağılananları (veya onların çocukları ya da aşağılanmanın yarattığı damgayı/işareti taşıyanlar) aşağılanmanın yarattığı tahribatın sonunda inanılmaz bir öfkeyle intikam alıyorlar. Onların izansız intikam duygusu sınır tanımıyor. 

Günah keçisi bulmak konusunda fırsat kaçırmayan bazılarının, her fırsatta küfrettikleri “yetmez ama evet” (YAE) tavrı -başka birçok anlamının yanı sıra- bu “intikamcılık” döngüsünü aşma niyetinin de bir parçasıydı; “İslamcıları”, “muhafazakârları” anlamak da bunun parçasıydı. Ama muhafazakâr-İslamcı cephede YAE’cilerin etkisinden ziyade, onları aşağılayanların etkisi çok daha güçlü oldu. Muhafazakâr-İslamcı cephe, kibirlerini sürdürüp, YAE’cilere küfreden kamp sayesinde, düşmanı yeniden ve sürekli olarak üretmenin de kolaylığını buldular. Şimdi çok daha iç rahatlığıyla müteahhit vb. olup, “toplumun anasını belliyorlar” ya da anasını belleyemeyenler de, belleyenleri -kendilerinden oldukları için- alkışlıyorlar. 

Bu yüzden CHP’nin verdiği başörtüsü yasa teklifi olumlu bir teklif, ama belli ki yetmeyecek… Daha çok adım atmak gerekiyor; o arsız belleyenlerin değil belki ama o arsızları “kendilerinden” görüp, onların arsızlıkları karşısında bağrına taş basıp sessiz kalanların duygularını iyileştirecek adımları atmaktan başka çare görünmüyor…  

Ve intikam döngüsünü kırmak gerekiyor. Çünkü bu döngü kırılmazsa, şimdiki egemenler tarafından aşağılanan insanların öfkesi de çok büyük bir intikam duygusu üretmeye devam edecek… 

Eğer o döngüyü kırabilirsek, belki o zaman yalanı, dolanı saklamanın bir aracı olarak sürekli devreye sokulan, soyut bir toprağa kutsallık atfedip, sürekli teyakkuz halinde mutsuz insanlar üreten, hamaset dolu bir milliyetçilik yerine, gerçekten yaşadığı toprağın, ağacı, suyu ve havasıyla, altını ve üstünü seven insanların bir arada yaşadığı bir memleket çok daha berrak bir şekilde ufukta belirginleşir. 

Önceki İçerikAkut kolesistit mi? O da nedir?
Sonraki İçerikPozitif psikoloji nedir?
Ferhat Kentel
Son olarak, kapatılan İstanbul Şehir Üniversitesi Sosyoloji Bölümü öğretim üyesi olan Ferhat Kentel 1981’de ODTÜ’de işletmecilik lisans eğitimini tamamladıktan sonra 1983’te Ankara Üniversitesi SBF’den yüksek lisans ve 1989’da Paris, Ecole des Hautes Etudes en Sciences Sociales (EHESS)’den sosyoloji doktora derecesi aldı. 1990-1999 arasında Marmara Üniversitesi Fransızca Kamu Yönetimi Bölümü’nde, 2001-2010 arasında İstanbul Bilgi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nde öğretim üyesi olarak çalıştı. Fransa’da Ecole des Hautes Etudes en Sciences Sociales (EHESS)’de ve Université de Paris I’de çeşitli dönemlerde misafir öğretim üyesi ve araştırmacı olarak bulundu. Türkiye’de ve yurtdışında çeşitli kitap ve dergilerde modernite, gündelik hayat, yeni sosyal hareketler, din, İslâmi hareketler, aydınlar, etnik cemaatler üzerine makaleleri yayımlandı. Yayınlanmış araştırma ve kitapları şunlardır: Ermenistan ve Türkiye Vatandaşları. Karşılıklı Algılama ve Diyalog Projesi (Gevorg Poghosyan ile birlikte), TESEV, İstanbul, 2005; Euro-Türkler: Türkiye ile Avrupa Birliği Arasında Köprü mü Engel mi? (Ayhan Kaya ile birlikte) İstanbul Bilgi Üniversitesi yayınları, İstanbul, 2005; Milletin bölünmez bütünlüğü: Demokratikleşme sürecinde parçalayan milliyetçilik(ler) (Meltem Ahıska ve Fırat Genç ile birlikte), TESEV, İstanbul, 2007; Belgian-Turks: A Bridge, or a Breach, between Turkey and the European Union? (Ayhan Kaya ile birlikte), King Baudoin Foundation, Brüksel, 2007; Ehlileşmemek, düzleşmemek, direnmek, (Söyleşi: Esra Elmas), Hayykitap, İstanbul, 2008, Türkiye’de Ermeniler. Cemaat-Birey-Yurttaş (Füsun Üstel, Günay Göksu Özdoğan, Karin Karakaşlı ile birlikte), İstanbul Bilgi Üniversitesi yayınları, İstanbul, 2009; Yeni Bir Dil - Yeni bir Toplum, (Söyleşi: M.Talha Çiçek, Gülçin Tunalı Koç), Bilsam yay., Malatya, 2012; “Kır Mekânının Sosyo-Ekonomik ve Kültürel Dönüşümü: Modernleşen ve Kaybolan Geleneksel Mekânlar ve Anlamlar” (Murat Öztürk ile birlikte), TÜBİTAK araştırması, 2017.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz